E-ISSN: 1305-9327 • ISSN:1305-9319
MEDICAL JOURNAL OF BAKIRKOY - Med J Bakirkoy: 17 (1)
Volume: 17  Issue: 1 - 2021
1.Cover

Page I (2 accesses)

2.Contents

Pages II - VII (3 accesses)

ORIGINAL RESEARCH
3.Comparison of LISA vs INSURE Technique using Nasal intermittent positive pressure ventilation (NIPPV) Support In Preterm Infants: A Randomized Controlled Trial
Nihal Akcay, Ayşe Sevim Gökalp, Ayla GÜNLEMEZ, Demet Oğuz, fatih kılıçbay, Ayşe Engin Arısoy
doi: 10.5222/BMJ.2021.35744  Pages 1 - 6 (4 accesses)
Amaç: Sürfaktan uygulaması genellikle mekanik ventilasyon altında endotrakeal entübasyon ile yapılır. Mekanik ventilasyon ve entübasyonun neden olduğu barotravma ve volutravma riskini önlemek için son yıllarda daha az invaziv sürfaktan uygulama teknikleri yaygınlaşmıştır. Bu prospektif çalışmanın amacı, NIPPV'de spontan solunum sırasında ince bir kateter yoluyla sürfaktan uygulamasının etkinliğini değerlendirmek ve INSURE yöntemiyle karşılaştırmaktır.
Yöntem: Kocaeli Üniversitesi Hastanesi'nde 34 haftadan küçük doğan ve sürfaktan tedavisine ihtiyaç duyan yetmiş sekiz preterm bebek çalışmaya dahil edildi. LISA grubunda spontan solunum sırasında laringoskopi altında göbek kateterleri kullanılarak sürfaktanın trakeal uygulaması (n = 42) yapıldı. INSURE grubundaki bebekler entübe edildi, 200 mg / kg sürfaktan uygulamasındıktan sonra 30
saniye boyunca pozitif basınçlı ventilasyon(n=36) uygulandı. Daha sonra ekstübe edildi ve hemen NIPPV'ye alındı.
Bulgular: İki grup arasında ilk 72 saatte entübasyon ihtiyacı ve sürfaktanın tekrar uygulanması, NIPPV süresi, pnömotoraks, pulmoner kanama, patent duktus arteriozus insidansı, intraventriküler kanama, erken sepsis, nekrotizan enterokolit, bronkopulmoner displazi ve mortalite oranları arasında fark yoktu. Parsiyel karbondioksit değerleri LISA grubunda InSurE grubuna göre daha hızlı düştü ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı.
Sonuçlar: LISA entübasyon gerektirmez, ayrıca uygulanması basit ve kolaydır. Sonuçlar umut verici gibi görünse de, daha fazla araştırmaya ve daha geniş serilere ihtiyacımız var.
Objective: Surfactant administration is usually performed by endotracheal intubation under mechanical ventilation. Less invasive surfactant administration (LISA) technique has became widespread in recent years, in order to prevent the risk of barotrauma and volutrauma caused by mechanical ventilation and intubation. The aim of this prospective study is to evaluate the effectiveness of surfactant administration via a thin catheter during spontaneous breathing on NIPPV and to compare with INSURE method.
Method: Seventy-eight preterm infants who were born at university hospital with less than 34 weeks of gestational age and who received surfactant therapy were enrolled. The intratracheal administration of poractant alfa (CUROSURF®) was performed using umbilical catheters in LISA group (n= 42). INSURE group had 36 infants who were intubated, received surfactant then extubated and placed on NIPPV.
Results: There were no statistically significant differences between two groups in terms of intubation in the first 72 hours and re-administration of surfactant, the duration of NIPPV and the occurence of pneumothorax, pulmonary hemorrhage, patent ductus arteriosus, intraventricular hemorrhage, early onset neonatal sepsis, necrotising enterocolitis, bronchopulmonary dsyplasia and mortality (p>0.05). The pCO2 values decreased faster in LISA group when compared to INSURE group and this difference was statistically significant (p<0.05).
Conclusions: LISA procedure under NIPPV seems to provide better pCO2 levels and does not increased the mortality and morbidity due to technique. Although the results seem to be promising, we need further investigations and larger series.

4.Approach to Complex Renal Cysts: A Single Center Experience
Nadir Kalfazade, Ekrem Guner
doi: 10.5222/BMJ.2021.37450  Pages 7 - 10 (2 accesses)
Amaç: Biz bu çalışmamızda kompleks böbrek kisti nedeniyle Bosniak sınıflama sistemi kullanılarak takip edilen veya opere edilen hastaların verilerini sunmayı amaçladık amaçladık.
Yöntem: Kliniğimizde 2016-2019 yılları arasında kompleks böbrek kisti nedeniyle takip edilen veya açık / minimal invaziv yöntemler ile opere edilen tüm hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Bosniak kategorisi IIF ve üstü lezyonlar çalışmaya dahil edildi.
Bulgular: Çalışmaya toplam 83 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 52 ±10.1 yıl iken 40’ı (%48.2) erkek ve 43’ü (%51.8) kadın idi. 53 (%63.9) hastada Bosniak IIF, 18 (%21.7) hastada Bosniak III ve 12 (%14.5) hastada Bosniak IV lezyon mevcut idi. Görüntülemede ortalama lezyon boyutu 54±27.4 mm idi. Toplam 41 (%49.4) hastaya cerrahi uygulandı. Final patoloji sonucuna göre 13 (%31.7) hastada benign patolojiler saptanırken 22 (%53.7) hastada berrak hücreli renal cell karsinom ve 6 hastada (%14.6) papiller renal hücreli karsinom saptandı. Malignite oranları Bosniak IIF, III ve IV lezyonlar için sırasıyla %18.9, %44.4 ve %83.3 olarak saptandı. Nefrektomi geçirip patolojisi benign gelen hastaların lezyon boyutları 64.6±18.4 mm iken patolojisi malign gelen hastaların lezyon boyutları ise 58.3±29.7 mm idi (p=.41).
Sonuç: Bosniak IIF lezyonlarda progresyon önemli bir malignite bulgusudur. Özellikle Bosniak III lezyonların önemli bir kısmı gereksiz tedavi edilmektedir. Bu yüzden, bu hastalarda aktif izlem göz önünde bulundurulması gereken bir tedavidir. Bununla birlikte, daha geniş kapsamlı, prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Our objective in this study was to present the data for patients followed-up and underwent surgery due to complex renal cyst using Bosniak classification system.
Method: Data of all patients followed-up or underwent surgery via open / minimal invasive methods due to complex renal cyst in our clinic between 2016 and 2019 were retrospectively evaluated. Bosniak category IIF and higher lesions were included in the study.
Results: A total of 83 patients were included in the study. The mean age of the patients was 52 ±10.1 years and 40 (48.2%) were male and 43 (51.8%) were female. 53 (63.9%) patients had Bosniak IIF, 18 (21.7%) patients had Bosniak III and 12 (14.5%) patients had Bosniak IV lesions. Mean lesion size was 54±27.4 mm. Surgery was performed in a total of 41 (49.4%) patients. Based on final pathology result, while benign pathologies were detected in 13 (31.7%) patients, clear cell renal cell carcinoma was detected in 22 (53.7%) patients and papillary renal cell carcinoma in 6 (14.6%) patients. Malignity rates were detected as 18.9%, 44.4% and 83.3% in Bosniak IIF, III and IV lesions respectively. While the mean lesion size of patients who had benign pathology were 64.6±18.4 mm, mean lesion size of patients with malign pathology were 58.3±29.7 mm (p =.41).
Conclusion: Progression is an important malignity finding in Bosniak IIF lesions. An important amount of especially Bosniak III lesions is overtreated. Thus, active surveillance is a treatment which should be considered in these patients. More comprehensive prospective randomized studies are needed.

5.Evaluation of Vaccination Status Among Children with Inborn Errors of Metabolism
Pınar Yılmazbaş, Nafiye Emel Çakar
doi: 10.5222/BMJ.2021.93723  Pages 11 - 17 (1 accesses)
Amaç: Enfeksiyonlar, doğuştan metabolizma bozukluğu (DMB) olan çocuklarda metabolik bir stres oluşturarak metabolik anormallikleri kötüleştirmektedirler. Aşı uygulamaları, DMB olan çocukları aşıyla önlenebilen enfeksiyonlardan koruyarak ölüm ve morbiditeyi azaltırlar. Bu çocukların da bazı önlemler alınarak sağlıklı çocuklar ile aynı programa göre aşılanmaları önerilmektedir. Bu çalışmanın amacı, DMB olan çocukların aşılama durumu ve aşı gecikmelerini araştırmaktır.
Yöntem: Bu kesitsel çalışmada 99 DMB olan çocuk değerlendirildi. 18 yaşın altında olan ve DMB tanısı alan hastalar çalışma popülasyonunu oluşturdu. Mevcut komorbid durumlar ve eşlik eden ek hastalıklar sorgulandı. Aşılama oranları ile klinik sınıflandırma, mevcut komorbid durumlar ve ek hastalıklar arasındaki ilişkisi değerlendirildi. Aşı sonrası yan etkiler sorgulandı.
Bulgular: Doğuştan metabolizma bozukluğu olan 99 hastadan 14'ünde aşı gecikmesi mevcuttu. Stabil gruptaki hastalarda aşı gecikmesi insidansı, hastalık yükü fazla olan ve kronik hastalığı olan gruplardan anlamlı oranda düşüktü. Komorbid durum ve ek hastalık varlığı ile aşı gecikmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Hiçbir hastada aşı sonrası yan etki gelişmemişti.
Sonuç: Doğumsal metabolizma bozukluğu olan hastalarda aşı gecikmelerinin nedenleri hastalığın klinik özellikleri, eşlik eden komorbid durumlar ve ek hastalıklar olabilmektedir. Bu hastaların takiplerinde aşılanma durumlarının sorgulanması ve mümkünse hastane yatışlarında aşılama yapılması aşı gecikmelerini önleyebilecektir.
Objective: Infections generate a metabolic stress in children with inborn errors of metabolism (IEM) and worsen the metabolic abnormalities. Immunization practices prevent children with IEM from vaccine preventable infections and decreases mortality and morbidity. It is recommended to vaccinate children with IEM with the same schedule for healthy children, but there are some precautions. The aim of this study is to investigate vaccination status and vaccine delays among children with IEM.
Methods: This cross-sectional study evaluated 99 children with IEM. Patients who were diagnosed with IEM up to 18 years of age constituted the study population. Existing comorbid conditions, and additional diseases were questioned. Immunization rates and its relationship between clinical classification, existing comorbid conditions and additional diseases were assessed. Adverse events after vaccinations were questioned.
Results: Among 99 patients with IEM, 14 had vaccine delays. The incidence of vaccine delay in patients in the stable group was significantly lower than sickest and chronic groups. There was statistically significant difference between comorbid and additional disease, and presence of vaccine delay. No adverse events after vaccinations were declared.
Conclusion: Clinical characteristics of the disease, comorbid situations and additional diseases may be the reasons of vaccine delays in patients with IEM. Questioning the vaccination status at metabolism outpatient clinics, and opportunistic vaccinating during hospitalization if possible, may prevent vaccine delays of children with IEM.

6.Evaluation of Clinical and Radiographic Outcomes of Subvastus and Medial Parapatellar Approaches in Total Knee Arthroplasty
Necati Emirhan, furkan yapici
doi: 10.5222/BMJ.2021.55264  Pages 18 - 24 (3 accesses)
Giriş: Bu çalışmanın amacı, ileri evre gonartroz nedeniyle total diz artroplastisi (TDA) uygulanan hastalarda kullanılan subvatus (SV) ve medial parapatellar (MPP) girişimlerin klinik ve radyolojik olarak karşılaştırılmasıdır.
Materyal ve metod: . 2015-2019 yılları arasında TDA uygulanan hastalar kullanılan girişim tipine göre SV ve MPP grubu olarak ikiye ayrıldı. Hastaların demografik, klinik ve ameliyat bilgileri incelendi. Fonksiyonel değerlendirme için Knee Society Clinical Rating System (KSS) ve visual analogue scale (VAS) skorları kullanıldı. Radyolojik değerlendirme için son kontrolde çekilen AP ve lateral bacak uzunluk grafisi ve diz grafileri kullanıldı.
Sonuç: SV grubundaki ortalama ameliyat ve turnike süresi anlamlı olarak yüksekti. (p<.001 ve p<.001, sırasıyla). MPP grubunda ise ortalama kan kaybı ve kan transfüzyonu sayısı anlamlı olarak yüksekti. (p<.001 ve p<.001, sırasıyla). Opiyat analjezik ihtiyacı, düz bacak kaldırma süresi ve yatış süresi de MPP grubunda anlamlı olarak yüksekti. (p<.001, p<.001 ve p<.001, sırasıyla). Birinc aydaki KSS ve VAS skorları ile eklem hareket açıklığı SV grubunda daha iyi olmasına rağmen 6. ve 12. ayda iki grup arasında fark yoktu.
Çıkarımlar: Bu çalışmaya göre, TDA için kullanılan SV girişim ile ameliyat sonrası kan kaybının ve transfüzyon ihtiyacının azaldığı, hastanede yatış süresinin kısaldığı, ameliyat sonrası ağrının daha az olduğu ve fonksiyonel skorların daha iyi olduğu görülmüştür. Tek dezavantajı ameliyat süresinin uzamasıdır.
Introduction: The aim of this study is to compare clinically and radiologically the subvatus (SV) and medial parapatellar (MPP) approaches performed in patients undergoing total knee arthroplasty (TKA) due to severe gonarthrosis.
Materials and methods: Patients who underwent TKA between 2015 and 2019 were divided into two groups, SV and MPP, according to the type of approach performed. Demographic, clinical, and surgical information of the patients were evaluated. Knee Society Clinical Rating System (KSS) and visual analogue scale (VAS) scores were used for functional evaluation. AP and lateral orthoroentgenograms and knee radiographs taken at the last follow-up were used for radiological evaluation.
Results: The mean duration of surgery and tourniquet was significantly higher in the SV group. (p <.001 and p <.001, respectively). Mean blood loss and number of blood transfusions were significantly higher in the MPP group. (p <.001 and p <.001, respectively). Opiate analgesic need, straight leg raising time and hospitalization time were also significantly higher in the MPP group. (p <.001, p <.001 and p <.001, respectively). Although the KSS, VAS scores, and the range of motion at the first month were better in the SV group, there was no difference between the two groups at 6 and 12 months.
Conclusion: According to this study, with the SV approach used for TKA, postoperative blood loss and the need for transfusion decreased, the duration of hospitalization was shortened, postoperative pain was less, and functional scores were better. The only disadvantage is the prolonged operation time.

7.Effectiveness of lactate dehydrogenase to albumin ratio in diagnosis of pulmonary thromboembolism,
Recep ALANLI, Murat Bülent KÜÇÜKAY, Kadir Serkan YALÇIN
doi: 10.5222/BMJ.2021.81905  Pages 25 - 29 (1 accesses)
Amaç: Bu çalışmanın amacı laktat dehidrojenaz albumin oranının (LAR) pulmoner tromboemboli (PTE) tanısındaki etkinliğini incelemektir.
Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif çalışmada, Ocak 2017 ile Mart 2020 tarihleri arasında acil servise göğüs ağrısı ve ani gelişen dispne nedeniyle başvuran ve PTE şüphesi ile PBTA yapılmış olan 307 hasta incelendi.
Bulgular: PTE saptanan hastalarda, PTE saptanmayan hastalarla kıyaslandığında; LAR, nötrofil ve monosit sayımları, d-dimer ve LDH değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken, albumin değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Katılımcıların ortalama yaşı 68,93 olarak bulundu; 140 hastada PTE saptanırken 167'sinde PTE saptanmadı. LAR ile PTE arasındaki lineer regresyon analizinde korrelasyon katsayısı r=0,320. LAR için pozitif prediktif değer %63,3, negatif prediktif değer %75,2 olarak bulundu. Receiver operator characteristics (ROC) eğrisi incelemesinde LAR ile PTE arasındaki ilişki, tek başına LDH veya albumin testlerinden daha güçlü bulunmuştur.
Sonuç: Basit ve her yerde yapılabilir bir test olarak LAR, PTE tanısında yeni bir parametre olarak kullanılabilir.
Background: The aim of the study is to inspect effectiveness of lactate dehydrogenase (LDH) to albumin ratio (LAR) in patients with pulmonary thromboembolism (PTE).
Methods: In this single center and retrospective study, 307 patients who admitted to emergency unit, between January 2017 and March 2020, with chest pain and sudden developing dyspnea were enrolled. Computed tomography pulmonary angiogram (CTPA) were performed to confirm pulmonary embolism.
Results: LAR, neutrophil, monocyte, d-dimer, LDH values were significantly higher and albumin values were significantly lower in patients with pulmonary embolism compared to patients without pulmonary embolism. Average age of 307 participants were 68.93; 140 patients were confirmed for PTE and 167 were normal. Linear regression analysis for LAR in diagnosis of PTE, revealed a correlation coefficient as r=0.320 (p<0.001). Positive and negative predictive values for LAR in diagnosisi of PTE were, 63.3% and 75.2%, respectively. In ROC analysis relation of LAR to PTE was found to be stronger than LDH and albumin tests alone.
Conclusion: LAR, which is a very simple and available test, may be used as a novel parameter in diagnosis of PTE.

8.Risk Factors for Malignant Gallbladder Polyps
Serhan Yilmaz, Hakan Bolukbasi, Mehmet Abdussamet Bozkurt
doi: 10.5222/BMJ.2021.60783  Pages 30 - 35 (1 accesses)
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı safra kesesi poliplerinde malignite için risk faktörlerini belirlemektir.
YÖNTEMLER: Safra kesesi polipi nedeniyle laparoskopik kolesistektomi uygulanan 92 hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, polip boyutu ve sayısı, safra taşı varlığı ve poliplerin histopatolojik özellikleri kaydedildi.
BULGULAR: 92 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 45,78 ± 11,21 yıl (21-72) idi. Hastaların 59'u (64.1%) kadın, 33'ü (35.9%) erkekti. Ortalama polip boyutu 8.17 ± 2.19 mm ve 35 hastada (38.0%) tek polip varken 57 hastada (62.0%) çoklu polip (≥2) vardı. Hastaların 47'sinde (51.1%) safra taşı hastalığı varken 45'inde (48.9%) taş hastalığı yoktu. Benign polipler (Grup 1) 79 hastada (85,9%), adenokarsinomlar (Grup 2) 13 (14,1%) hastada saptandı. Benign poliplerin 71'i (77,1%) neoplastik olmayan polip ve 8'i (8,8%) neoplastik polip (adenom) idi. Adenokarsinomlu 13 hastanın 11'i (11.9%) T1a ve 2'si (2.2%) T1b idi. Grup 1'de ortalama yaş 44,32 ± 11,03, Grup 2'de 54,61 ± 8,07 yıldı ve Grup 2'de anlamlı olarak daha yaşlıydı (p = 0,002). Ortalama polip boyutu Grup 1'de 7,47 ± 5,51 mm, Grup 2'de 12,46 ± 1,89 mm idi ve anlamlı bir farkla (p <0,001). Malign polipleri tespit etmek için kesme değeri, 92,3% duyarlılık, 84,8% özgüllük ve 0,934 doğrulukla 10,5 mm polip boyutuydu (p <0,001). Malign polipleri tespit etmek için kesme değeri, 76,9% duyarlılık, 67,1% özgüllük ve 0,767 doğruluk ile 50,5 yaş idi (p = 0,002). Polip boyutu ve yaş, malign safra kesesi polipleri için önemli risk faktörleriydi (p <0.001, OR = 2.313; 95% CI: 1.502–3.561), (p = 0.004, OR = 1.100, 95% CI: 1.030–1.175).
SONUÇ: Malignite riskinin artması nedeniyle safra kesesi polipleri 10 mm'den büyük olan 50 yaş üstü asemptomatik hastalara kolesistektomi öneriyoruz.
PURPOSE: The aim of this study is to determine risk factors for malignancy in gallbladder polyps.
METHODS: 92 patients who underwent laparoscopic cholecystectomy due to gallbladder polyp were retrospectively analyzed. Demographic data of the patients, size and number of polyp, the presence of gallstones and histopathological features of the polyps were recorded.
RESULTS: 92 patients were included. Mean age was 45.78±11.21 years (21-72). 59 of the patients (64.1%) were female and 33 (35.9%) were male. Mean polyp size was 8.17±2.19 mm and 35 patients (38.0%) had a single polyp, while 57 (62.0%) had multiple polyps (≥2). 47 of the patients (51.1%) had gallstone disease, while 45 (48.9%) had no stone disease. Benign polyps (Group 1) were found in 79 patients (85.9%) and adenocarcinomas (Group 2) were found in 13 (14.1%). Of the benign polyps, 71 (77.1%) were non-neoplastic polyps and 8 (8.8%) were neoplastic polyps (adenomas). Of the 13 patients with adenocarcinomas, 11 (11.9%) were T1a and 2 (2.2%) were T1b. Mean age was 44.32±11.03 years in Group 1 and 54.61±8.07 years in Group 2, the latter being significantly older (p=0.002). Mean polyp size was 7.47±5.51 mm in Group 1 and 12.46±1.89 mm in Group 2, with a significant difference (p<0.001). The cut-off value to detect malignant polyps was a polyp size of 10.5 mm with 92.3% sensitivity, 84.8% specificity, and 0.934 accuracy (p< 0.001). The cut-off value to detect malignant polyps was an age of 50.5 years with 76.9% sensitivity, 67.1% specificity, and 0.767 accuracy (p=0.002). Polyp size and age were important risk factors for malignant gallbladder polyps (p<0.001, OR=2.313; 95% CI: 1.502–3.561), (p=0.004, OR=1.100, 95% CI: 1.030–1.175).
CONCLUCISION: We recommend cholecystectomy for asymptomatic patients aged above 50 years with gallbladder polyps larger than 10 mm due to the increased risk of malignancy.

9.Comparison of Macular And Retinal Nerve Fiber Layer Thickness In Amblyopic And Fellow Eyes
Ceren Gürez
doi: 10.5222/BMJ.2021.84803  Pages 36 - 40 (1 accesses)
Amaç: Bu çalışmanın amacı maküla ve peripapiller retina sinir lifi tabakası kalınlığı ile ambliyopi arasındaki ilişkiyi araştırmak.
Gereç-Yöntem: Bu çalışmada hipermetrop anizometropik ambliyopisi olan toplam 56 çocuk hasta değerlendirildi. Kontrol grubu olarak hastaların sağlam gözleri kullanıldı. Snellen eşeli (analiz için logMAR'a dönüştürülmüş) ile en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, yarık lamba muayenesi, fundus muayenesi, örtme ve örtme-açma testi ve göz hareketleri dahil olmak üzere kapsamlı göz muayenesi yapıldı. Her iki gözün maküler kalınlığı, retinal sinir lifi tabakası kalınlığı(RNFLT), aksiyel uzunluğu ve optik disk çapı ölçüldü.
Bulgular: Ortalama yaş 7.25±1.89 yıl idi. Ambliyopik ve sağlam gözler için ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliği sırasıyla 0.33 ± 0.20 logMAR ve 0.0 ± 0.0 logMAR idi. Maküla merkez kalınlıkları ambliyopik ve sağlam gözlerde sırasıyla 225,55 ± 18,86 µm ve 215,7 ± 12,96 µm idi. Maküla 6 mm dairesel alan kalınlıkları ambliyopik ve sağlam gözlerde sırasıyla 281,32±33,51 µm ve 256,07±28,91 µm idi. RNFLT ambliyopik ve sağlam gözlerde sırasıyla 108,39 ± 11,59 µm ve 104,61 ± 8,43 µm idi. Maküler merkez kalınlığında, maküler 6 mm dairesel alan kalınlığında ve RNFLT'de ambliyopik ve sağlam göz arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptandı(p<0.05). Ambliyopik gözlerin görme keskinliği ile maküler kalınlık ve RNFLT arasında pozitif korelasyon vardı.
Sonuçlar: Bu çalışmada ambliyopide objektif olarak ölçülen retina değişiklikleri araştırıldı ve maküler kalınlık ve RNFLT normal gözlere göre ambliyopik gözlerde daha kalın bulundu.
Purpose: The purpose of this study is to investigate the relationship between macular and peripapillary retinal nerve fiber layer thickness and amblyopia.
Methods: A total of 56 pediatric patients with hyperopic anisometropic amblyopia were evaluated in this study. As the control group, we used the patients’ fellow eyes. A comprehensive eye examination was performed, including best-corrected visual acuity with Snellen charts (converted to logMAR for analysis), slit-lamp examination, fundus examination, cover and, cover-uncover testing, and ocular motility testing. The macular thickness, retinal nerve fiber layer thickness, axial length and optic disc area of both eyes were measured.
Results: The mean age was 7.25±1.89 years. For the amblyopic and fellow eyes, the mean best-corrected visual acuity was 0.33± 0.20 logMAR and 0.0± 0.0 logMAR, respectively. Macular center thicknesses were 225,55±18,86 µm and 215,7±12,96 µm in amblyopic and fellow eyes, respectively. Macular 6mm ring thicknesses were 281,32±33,51 µm and 256,07±28,91 µm in amblyopic and fellow eyes, respectively. RNFLT were 108,39±11,59 µm and 104,61±8,43 µm in amblyopic and fellow eyes, respectively There was a statistically significant difference in the macular center thickness, in macular 6-mm ring area thickness and in RNFLT (p<0.05). There was a positive correlation between visual acuity of amblyopic eyes and macular thickness and RNFLT.
Conclusions: This study explored objectively measured retinal changes in amblyopia and found a slightly thicker central macular region and 6-mm ring area thicknesses and RNFLT in amblyopic compared with normal eyes.

10.The forensic staging system for iliac crest apophysis provides more detailed clinical follow-up data than Risser classification
Can Doruk Basa, Ismail Eralp Kacmaz
doi: 10.5222/BMJ.2021.85547  Pages 41 - 47 (1 accesses)
Amaç: Bu çalışmada, idiyopatik skolyoz hastalarında yaygın olarak kullanılan iliak krest apofiz ossifikasyonunun adli evreleme sistemiyle değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: 98 skolyoz hastasının (76 kadın, 22 erkek; yaş aralığı: 5-24 yaş) radyografileri incelendi ve 196 iliak krest apofizi adli evreleme sistemine göre değerlendirildi.
Bulgular: Adli evreleme sisteminde dört evre ve altı alt evre vardır (1,2a-c,3a-c ve 4). Değerlendirilen 196 iliak kanat grafisinden 65’inin evre 2 (Risser evre 4-5) ve 6’sının evre 3 (Risser evre 5) olduğu saptandı.
Sonuç: İliak krest apofizi için adli evreleme sistemi, daha ayrıntılı klinik takip verileri sağlamıştır. Daha geniş serilerle yapılan çalışmalar, adli evreleme sistemini iyileştirmeye yardımcı olabilir.
Objective: This study investigated the clinical utility of a “forensic staging system” for iliac crest apophysis ossification widely used in idiopathic scoliosis patients.
Method: Radiographs of 98 scoliosis patients (76 females, 22 males; age range: 5–24 years) were examined and 196 iliac crest apophyses were evaluated.
Results: The forensic staging system has four stages, with substages for stages 2 (2a–c) and 3 (3a–c). Of the 196 iliac crests evaluated, 65 were stage 2 (Risser stage 4–5) and 6 were stage 3 (Risser stage 5).
Conclusion: The forensic staging system for iliac crest apophysis provided more detailed clinical follow-up data. Studies with larger series may help to improve the forensic staging system.

11.Can Our Blood Groups Determine Our Life Expectancy?
Gulcin Sahingoz Erdal, Ismail Bıyık, Pinar Kasapoglu, muhammet hulusi satılmışoğlu, Nilgun Isiksacan
doi: 10.5222/BMJ.2021.43534  Pages 48 - 52 (1 accesses)
Amaç: Bu çalışmada akut koroner sendromlu hastalarda ABO kan grubu ile sağkalım ve uzun-süreli mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Gereç ve yöntem: Bu gözlemsel çalışma, iki adet üçüncü basamak hastanede gerçekleştirildi. Ejeksiyon fraksiyonu, ek hastalıklar ve yaş için dengeli bir dağılım gösteren akut koroner sendrom nedeniyle 72 ay takip edilen 192 hasta çalışmaya dahil edildi.
Bulgular: Sağkalım oranı 72 aylık takipte değerlendirildi. Bireysel kan gruplarına göre sağkalım analizinde; gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Hastalar iki gruba ayrıldığında, O kan grubu olanlarda % 24.39, O kan grubu olmayanlarda % 15.23 mortalite vardı (p> 0.05). İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da, O kan grubundaki hastalarda 72 aylık mortalitede artış eğilimi gözlendi (p> 0.05). Bu çalışmada Rh antijeni ile sağkalım arasında bir ilişki yoktu (p = 0.79).
Sonuç: İstatistiksel olarak anlamlılık sınırına ulaşamamasına rağmen, akut koroner sendromlu hastalarda O kan grubu olmayanlara göre O kan grubundaki hastalarda uzun dönem sağkalımda azalma eğilimi gözlenmiştir. Sonuçlar daha büyük prospektif çalışmalarla doğrulanmalıdır.
Background/aim: In this study, we aimed to investigate the relationship between long-term mortality and survival with ABO blood group in patients with acute coronary syndrome.
Materials and methods: This observational study was carried out in two tertiary hospitals. 192 patients followed for 72 months due to acute coronary syndrome, showing a balanced distribution for ejection fraction, additional diseases and age, were included in the study.
Results: The survival rate was evaluated in 72 months follow-up. In the survival analysis according to individual blood groups; there was no statistically significant difference between the groups. When the patients were divided into two groups, there was 24.39% mortality in those with O blood group and 15.23% mortality in those without O blood group (p>0.05). Although it was not statistically significant, in patients with O blood group, an increasing tendency was observed in 72 month mortality (p>0.05). There was no association between Rh antigen and survival in this study (p=0.79).
Conclusion: Although it was not able to reach statistically significance limit, a decreasing tendency in long-term survival was observed in patients with O blood group compared to those without O blood group in patients with acute coronary syndrome. The results should be confirmed by larger prospective studies.

12.The predictive factors for prolonged seizures and status epilepticus: a single center study
Müge Ayanoğlu, Ebru Atike Ongun
doi: 10.5222/BMJ.2021.16362  Pages 53 - 63 (1 accesses)
Amaç: Çocuk yoğun bakım ünitelerindeki uzamış nöbet ve status epileptikusun klinik özelliklerinin analiz edilmesi ve süper direçli status epileptikusun (SRSE) risk analizinin yapılması

Gereç-Yöntem: 2015-2019 yılları arasında çocuk yoğun bakım ünitesine başvuran uzamış nöbet ve status epileptikus olgularının demografik özellikleri, altta yatan etiyolojileri, tedavi modaliteleri, elektroensefalografik ve nörogörüntüleme sonuçları incelendi.

Bulgular: Yetmiş bir olgu çalışmaya dahil edildi. En sık etyolojik nedenlerin %45.1 olguda ateş (santral sinir sistemi enfeksiyonları: %16.9, santral sinir sistemi dışında enfeksiyonlar: %28.2), %40.9 olguda antiepileptik tedavinin kesilmesi, %12.7 olguda intoksikasyonlar ve bir olguda (%1.4) arteriovenöz malformasyona bağlı intrakraniyal kanama olduğu gözlendi. Başvuru anında %23.9 olguda hipoglisemi, %18.3 olguda hipokalsemi, %15.5 olguda hiponatremi, %35.2 olguda asidozis ve %25.4 olguda artmış laktat seviyeleri saptandı. Olgular, nöbet esnasında ateş varlığı ile önceden geçirilmiş nöbet öyküsü olup olmamasına göre gruplara ayrıldı. Başvuru anında ateş, % 45.1 olguda mevcut iken, bu olguların afebril nöbet geçirenlere göre daha küçük yaşta hastalardan oluştuğu görüldü (p=0.023).
Önceden geçirilmiş nöbet öyküsüne sahip olgularda sık kardeş ölüm öyküsünün olduğu, ilk kez nöbet ile başvuran olgularda ise yatış anında laktat yüksekliği ve asidozun belirgin, mekanik ventilasyon gereksinimin ise sık olduğu gözlendi (p=0.002, p=0.008, p=0.017).
Oniki (%16.9) hastada SRSE gelişti. Bu olgularda düşük serum sodyum ve kalsiyum seviyelerinin SRSE gelişim riskini artırdığı anlaşıldı (OR: 10.800, 95% CI: 2.518-46.318; OR: 4.554, 95% CI: 1.159-17.892). Çoklu regresyon analizinde, PRISM-3 skorunun SRSE için tek bağımsız risk faktörü olduğu saptandı (OR: 1.174, 95% CI: 1.039-1.327). Üç (%4.2) olgu, çocuk yoğun bakım yatışı esnasında ikincil komplikasyonlar sonucu kaybedildi. SRSE gelişen iki olguda (%16.7) nörolojik olarak hava yolu açıklığını koruyamama nedeniyle trakeostomi kanülizasyonu uygulandı.

Sonuç: PRISM-3 skoru SRSE için bağımsız risk faktörüdür. Elektrolit dengesizliği (hiponatremi, hipokalsemi) SRSE gelişimiyle ilişkilidir.
Objectives: To analyze the clinical features of prolonged seizures and status epilepticus and perform risk analysis on super refractory status epilepticus (SRSE) in pediatric intensive care unit (PICU) admissions.

Method: Demographic features, underlying etiologies, treatment modalities, electroencephalographic and neuroimaging outcome of intensive care unit admissions between 2015 and 2019 were analyzed.

Results: Seventy-one children were enrolled. The common etiology for prolonged seizure was fever in 45.1% of the children (central nervous system infection: 16.9%, infection other than central nervous system: 28.2%), withdrawal of the antiepileptic medication in 40.9%, intoxications in 12.7% of the children and intracranial hemorrhage due to arteriovenous malformation in one (1.4%) patient. Initial diagnostics exhibited 23.9% of hypoglycemia, 18.3% of hypocalcemia, 15.5% of hyponatremia, 35.2% of acidosis, and 25.4% of elevated lactate.
Group categorizations were based on fever and new onset of seizure. Approximately 45.1% of the population acquired fever at the onset and consisted of younger children compared to their counterparts (p=0.023). Children with pre-existing epilepsy had frequent history of sibling death, while patients with new-onset of seizure possessed significant lactate elevations, acidosis, and required mechanical ventilation more often (p=0.002, p=0.008, p=0.017).
Twelve (16.9%) patients developed SRSE. Low serum sodium and calcium levels were associated with developing SRSE (OR: 10.800, 95%CI: 2.518-46.318; OR: 4.554, 95%CI: 1.159-17.892); however PRISM-3 score has been identified the single independent risk factor in children proceeding to SRSE (OR: 1.174, 95% CI: 1.039-1.327). Three (4.2%) children died of secondary complications. Tracheostomy cannulation was performed in two (16.7%) SRSE patients due to neurological incapability to maintain a patent airway.

Conclusion: PRISM-3 score is the independent risk factor of SRSE. Electrolyte abnormalities (hyponatremia and hypocalcemia) are associated with developing SRSE.

13.COVID-19 in children: A single center experience from Istanbul, Turkey
Gulser Esen Besli, Sevliya Öcal Demir, Saniye Girit, Tuğçe Arman, Muhterem Duyu, Sertac Arslanoglu
doi: 10.5222/BMJ.2021.60490  Pages 64 - 71 (1 accesses)
Amaç: Bu çalışmada, COVID-19 tanısı alan çocukların demografik, epidemiyolojik ve klinik özelliklerini değerlendirmeyi ve klinik bulguların yaşa göre değişkenlik gösterip göstermediğini belirlemeyi amaçladık.
Yöntem: 0-18 yaşları arasında toplam 104 kesin COVID-19 hastası geriye dönük olarak analiz edildi. Çalışma dönemi 15 Mart 2020-1 Temmuz 2020 idi. Kesin COVID-19 vakası, gerçek-zamanlı reverse transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu (rRT-PCR) testinin ağır akut solunum sendromu-koronavirüs-2 (SARS-CoV-2) enfeksiyonu için pozitif saptanması olarak tanımlandı. Hastalar demografik özellikleri, epidemiyolojik risk faktörleri, klinik bulguları, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları ve klinik sonuçları açısından analiz edildi.
Bulgular: Hastaların medyan yaşı (çeyrekler arası genişlik) 11,8 (8,4) yıl olup, 53'ü (%51) erkekti. Hastaların 98’inde (%94) epidemiyolojik risk faktörü vardı. En sık görülen semptomlar öksürük (%62), ateş (%42) ve yorgunluk (%33) idi. Hastaların 7’si (%7) asemptomatik, 84'ü (%81) hafif, 9'u (%9) orta ve 4'ü (%4) ağır/kritik olarak sınıflandırıldı. Hastaların 98'ine (%94) akciğer grafisi çekildi ve %12'sinde pnömoni saptandı. Beş yaşından küçük hastalarda ateş (p = 0.019), burun akıntısı (p = 0.041) ve ishal (p = 0.035) sıklığı daha fazlaydı. Kas/eklem ağrısı (%26), koku/tat kaybı (%20) ve baş ağrısı (%19) ise 5 yaşından büyük hastalarda en sık görülen solunum dışı semptomlar arasındaydı. Hastaların %8'i hastaneye, %4'ü çocuk yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Ölüm saptanmadı.
Sonuç: Pediyatrik COVID-19 vakalarının çoğunda pnömoni olmaksızın hafif hastalık bulguları gelişir. Hastalar karakteristik belirtiler olarak kabul edilen ateş ve öksürük ile başvurmayabilir, belirti ve bulgular yaşa göre değişkenlik gösterebilir. Beş yaşından küçük çocuklarda ateş, burun akıntısı ve ishal görülme sıklığı daha fazladır. Okul çağı çocukları ve ergenler kas/eklem ağrısı, koku/tat kaybı, ve baş ağrısı gibi solunum dışı belirtilerle başvurabilir.
Objective: We aimed to evaluate the demographic, epidemiological, and clinical characteristics of children with coronavirus disease‐2019 (COVID-19), and to determine variations of the clinical presentation of the disease by age.
Method: A total of 104 confirmed COVID-19 patients aged between 0-18 years were retrospectively analyzed. The study period was between March 15, 2020 and July 1, 2020. A confirmed COVID-19 was defined as a child who has positive real-time reverse transcription-polymerase chain reaction (rRT-PCR). The patients were analyzed in terms of demographic, epidemiological, clinical, laboratory and imaging features, and clinical outcomes.
Results: The median age (inter-quartile range) of the patients was 11.8 (8.4) years, and 53 (51%) were male. Ninety-eight (94%) of the patients had an epidemiological risk factor. The most frequent symptoms were cough (62%), fever (42%), and fatigue (33%). Seven patients (7%) were asymptomatic, 84 (81%) were mild, 9 (9%) were moderate, and 4 (4%) were in severe or critical condition. Ninety-eight (94%) of the patients underwent a chest x-ray, and 12% had pneumonia. The patients younger than 5 years were more likely to have fever (p = 0.019), rhinorrhea (p = 0.041), and diarrhea (p = 0.035). Muscle/join pain (26%), loss of smell/taste (20%), and headache (19%) were striking extra-pulmonary symptoms in older patients. Only 8% of the patients were hospitalized, and 4% were admitted to the intensive care unit. No death occurred.
Conclusion: The most of the pediatric COVID-19 cases have mild symptoms without pneumonia. They may not present with fever or cough which are considered characteristic symptoms of the disease and the frequency of signs and symptoms may vary by age. Children younger than 5 years old are more likely to have fever, rhinorrhea, and diarrhea. School-age children and adolescents may present with extra-pulmonary symptoms such as muscle/join pain, smell/taste loss, and headache.

14.Evaluation of Cervical Dysfunctions in Temporomandibular Disorders
Mustafa Corum
doi: 10.5222/BMJ.2021.92485  Pages 72 - 78 (1 accesses)
Amaç: Bizim çalışmamızda amacımız, boyun ağrısı olan ve olmayan kronik TMB’li kadın hastalarda üst servikal segmental disfonksiyonları araştırmak ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırmaktır.
Yöntem: Çene ağrısı ile hastanemize başvuran hastalar değerlendirildi ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan toplam 152 hasta ve sağlıklı gönüllüler olmak üzere 3 gruba ayrıldı: TMB ile birlikte boyun ağrısı olan (n=94), TMB ile birlikte boyun ağrısı olmayan (n=28) ve kontrol (n=30). Miyofasyal ağrı (kategori I) veya disk deplasmanları (kategori II) olan TMB hastalarının tanısı Temporomandibular Bozukluklar için Araştırma Tanı Kriterleri (TMB/ATK) kılavuzuna göre konuldu. TMB hastaları ve sağlıklı gönüllülerde fonksiyonel ve ağrı provokasyon testleri ile üst servikal segmental disfonksiyonlar saptandı.
Bulgular: TMB hastaları sınıflandırıldığında, TMB ile birlikte boyun ağrısı olan (kategori I, 62.8%; kategori II, %37.2) ve TMB ile birlikte boyun ağrısı olmayan (kategori I, %28.6; kategori II, %71.4) gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0.002). TMB ile birlikte boyun ağrısı olmayan grup ve sağlıklı kontrol grubuna göre TMB ile birlikte boyun ağrısı olan grup lehine tüm üst servikal segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı disfonksiyon varlığı bulundu (p <0.05). TMB ile birlikte boyun ağrısı olan grupta %51,1 Oksiput-C1, %81,9 C1-C2 ve %53,2 C2-C3 segment disfonksiyonu tespit edildi.
Sonuç: TMB ile birlikte boyun ağrısı olan grupta üst servikal segmental disfonksiyon oranı, TMB ile birlikte boyun ağrısı olmayan ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı.
Objective: The purpose of this study is to investigate upper cervical segmental dysfunctions in female patients with chronic TMD with and without neck pain and to compare them with healthy subjects.
Method: Patients admitted to our hospital with jaw pain were evaluated in this study, and a total of 152 patients and healthy subjects who met the inclusion criteria for the study were divided into 3 groups: TMD with neck pain (n = 94), TMD without neck pain (n = 28) and control (n = 30). Patients with myofascial pain (category I) or disc displacements (category II) were diagnosed based on the Research Diagnostic Criteria for Temporomandibular Disorders (RDC/TMD) guidelines. Upper cervical segmental dysfunctions were identified using functional and pain provocation tests in patients with TMD and healthy subjects.
Results: When patients with TMD were classified, there was a significant difference between TMD with neck pain (category I, 62.8%; category II, 37.2%) and TMD without neck pain (category I, 28.6%; category II, 71.4%) groups (p = 0.002). There was a statistically significant dysfunction [difference] in all upper cervical segments in favor of the TMD with neck pain group compared TMD without neck pain group and healthy control group (p < 0.05). 51.1% Occiput-C1, 81.9% C1-C2 and 53.2% C2-C3 segment dysfunction rates were detected in TMD with neck pain group.
Conclusion: Upper cervical segmental dysfunction rate was higher in TMD group with neck pain than TMD without neck pain and healthy control group.

15.Prostatic Artery Embolization in Benign Prostatic Hyperplasia Patients with High Comorbidity
Çağlayan Çakır, Aysun Erbahceci Salik, Fatih KILINÇ, Filiz Saçan, Levent Oguzkurt, Volkan Tugcu
doi: 10.5222/BMJ.2021.41736  Pages 79 - 84 (1 accesses)
Amaç: Benign prostat hiperplazisi (BPH) yaşam kaltisini olumsuz etkileyen bir durumdur. Çalışmamızda BPH tanılı ve komorbitesi yüksek yaşlı hastalarda Prostat arter embolizasyonu tedavisinin sonuçlarını gözden geçirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Şubat 2017-Şubat 2019 tarihleri arasında hastanemize Benign Prostat Hiperplazisine (BPH) bağlı alt üriner sistem semptomları (AÜSS) nedeniyle başvurup prostat arter embolizasyon (PAE) tedavi işlemi uygulanan hastaları retrospektif olarak inceledik. Çalışmaya Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) skoru 3 ve üzerinde olan cerrahi operasyon açısından yüksek riskli, Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS) >20, MR (Manyetik Rezonans) ile prostat volümü (PV) >70 cm3 olan hastalar dahil edildi. Bunun dışında hastalarda PAE öncesi ve PAE sonrası 12. ayda, maksimum akım hızı Qmaksimum (Qmaks), MRG PV ile IPSS değerleri kaydedildi.
Bulgular: Çalışmamızda komorbitesi yüksek, alt üriner sistem semptomları devam eden ve açık prostatektomi için yüksek riskli 57-82 yaş arası (ort. 73,8) daha önce bir tanesi transüretral rezeksiyon (TUR) operasyonu geçirmiş olmak üzere toplam on beş hastaya prostat arter embolizasyon (PAE) işlemi yapıldı. Serimizde hastaların Qmaks, İPSS, MR ve dijital subtraksiyon anjiyografi (DSA) bulguları sunulmuştur. PAE öncesi ve 12. ayda total IPSS sırasıyla 25,13±1,92 ve 11,4±6,51 (p=0,001), Qmaks; 7,61±3,19 ve 16,51±9,56 (p=0,001), MRPV; 135,47±76,48 ve 83,27±43,53 (p=0,001) olup değerleri kayıt altına alındı.

Sonuç: PAE BPH olan hastalarda giderek artar sıklıkta kullanılmakta olan yeni bir tedavi yöntemi olup özellikle komorbiditesi yüksek grupda TUR ile açık cerrahiye göre çok daha az invaziv olması, işlem sonrası hastanede yatış gerektirmemesi ve basit sedasyon ya da lokal anestezi altında yapılabilir olması ile önemli alternatif bir seçenektir.
Objective: Benign prostatic hyperplasia (BPH) affects patients’ quality of life negatively. We aimed to examine the results of prostate artery embolization (PAE) treatment for BPH in the elderly patients with high comorbidity.
Materials and Methods: In the present study, we evaluated the patients with lower urinary tract symptoms (LUTS) due to BPH and applied endovascular embolization treatment, who were admitted to our hospital radiology department, between February 2017 and February 2019. Patients with a high risk for surgical operation with an American Society of Anesthesiologists (ASA) score of 3 or above, International Prostate Symptom Score (IPSS) >20 and MR (Magnetic Resonance) prostate volume (PV)>70 cm3 were included in this study. In addition, maximum flow rate Qmaximum (Qmax), MRI PV and IPSS values were recorded in all patients in our clinic before PAE, and the 12th months after PAE.
Results: In our study, 15 patients, who had a history of transurethral resection (TUR), and 57-82 years old (mean 73.8), participated. PAE treatment was administered to the patients who were admitted to our hospital with the diagnosis of BPH in patient high comorbidity, LUTS and high risk for open prostatectomy. In our series, Qmax, IPSS, MRI and digital subtraction angiography (DSA) findings were presented. The findings showed that pre-PAE and post-PAE at 12th month, IPSS value 25,13±1,92 and 11,4±6,51 (p=0,001), Qmax; 7,61±3,19 and 16,51±9,56 (p=0,001), MRPV; 135,47±76,48 and 83,27±43,53 (p=0,001) and also all parameters were statistically significant.
Conclusion: PAE is a novel treatment modality which is increasingly being used in patients with BPH, and it is an important and effective treatment option since it is much less invasive compared to open surgery, does not require hospitalization after the procedure.

16.Monitorization of NGAL, Creatinine and Renal Blood Flow in the Follow-up of Acute Kidney Injury in Intensive Care
Mehmet Süleyman Sabaz, Halil Çetingök, Gokhan Sertcakacilar, Yusuf Ziya Yener, Erdal Atiç, Aysun Erbahceci Salik, Evrim Kucur Tulubas, Gulsum Oya Hergunsel
doi: 10.5222/BMJ.2021.25338  Pages 85 - 93 (2 accesses)
Amaç: Akut böbrek hasarı (AcuteKidneyInjury: AKI) ve sonrasında gelişen böbrek yetmezliği YBܒnde morbidite ve mortalite nedenlerinin başında yer alır. Bu çalışmada AKI tanısı alan hastalarda Nötrofil jelatinaz-ilişkili lipokalin (NGAL) ve kreatinin değerlerini karşılaştırmak, renal doz dopamin kullanımının, böbrek kan akımı, kronik böbrek yetmezliği (KBY) gelişimi ve mortalite üzerindeki etkisini belirlemek planlanmıştır.
Gereç ve yöntem: Bu prospektif araştırma Bakırköy Dr.Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi YBܒnde, AKI gelişen toplam 35 hasta ile planlandı. Hastalar, kardiyoloji kliniğinin önerisi ile dopamin tedavisi alan 18 hasta ve dopamin tedavisi almayan 17 hasta olacak şekilde 2 gruba randomize edildi. Hastaların 0. ve 24. saatte üre, kreatinin ve NGAL plazma seviyeleri gruplar arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve AKI evresi açısından fark yoktu. Dopamin alan hastaların üre, kreatinin ve NGAL değerlerinin 0., 24. saat sonuçları ve 24 saatlik değişimleri dopamin almayan hastalarla benzer bulundu. Kreatinin değerindeki 24 saatlik değişim ile NGAL değerindeki 24 saatlik değişim miktarı arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu belirlendi (r=0.374; p <0,05). Dopamin alan hastalarda renal arterlerin çap ve akımında ölçümler arasında anlamlı değişiklik saptanmadı. İki grup arasında normal böbrek fonksiyonlarını geri kazanan, KBY gelişen veya mortalite gelişen hastaların oranları benzer bulundu.
Sonuç: Yoğun bakımda gelişen AKI’nin tedavi sonuçları tatmin edici değildir. Bu hastalarda düşük doz dopamin tedavisinin hasta sonuçlarına bir etkisi yoktur. NGAL, renal hasarı erken dönemde gösterme becerisine sahip bir biyobelirteçtir. YBÜ'nde kalış süresi boyunca NGAL konsantrasyonunun seri ölçümü AKI nin erken tanınması ve takibinde klinisyene fayda sağlayabilir.
Objectıve: Acute Kidney Injury (AKI) and subsequent renal failure are the leading causes of morbidity and mortality in the intensive care unit (ICU). In this study, it was planned to compare Neutrophil Gelatinase-associated Lipocalin (NGAL) and creatinine values in patients diagnosed with AKI and to determine the effect of renal dose dopamine use on renal blood flow, development of chronic renal failure (CRF) and mortality.
Materıals and methods: This prospective study was planned with 35 patients developed AKI in the ICU of Bakırköy Dr. Sadi Konuk Training and Research Hospital. The patients were randomized into 2 groups as 18 patients who received dopamine treatment with the recommendation of the cardiology clinic and 17 patients who did not receive dopamine treatment. Urea, creatinine and NGAL plasma levels were compared between groups.
Results: There was no difference between the groups in terms of age, gender and AKI stage. The 0th, 24th hour results and 24-hour changes of urea, creatinine and NGAL values of dopamine patient, who took dopamine, were found to be similar to those of patients who did not take dopamine. A significant positive correlation was found between the 24-hour change in creatinine value and the 24-hour change in NGAL (r=0.374; p<0.05). There was no significant change in the diameter and flow of renal arteries between measurements in patients who received dopamine. The rates of patients who regain normal kidney functions, develop CRF or develop mortality between the two groups were found to be similar.
Conclusıon: Treatment results of AKI developing in ICU are not satisfactory. Low-dose dopamine treatment has no effect on patient outcomes in these patients. NGAL is a biomarker that has the ability to show renal damage at an early stage. Serial measurement of NGAL concentration during ICU stay may benefit the clinician in early diagnosis and follow-up of AKI.

17.Iliac Crest Autograft Harvesting by Mosaicplasty Technique
Bulent Tanriverdi, Nezih Ziroglu
doi: 10.5222/BMJ.2021.92905  Pages 94 - 99 (1 accesses)
GİRİŞ: Bu çalışmada, iliak otogreft alımı sırasında en sık karşılaşılan komplikasyonlardan olan donör saha morbiditesi ve ağrıyı azaltmak için mozaikplasti tekniği iliak otogreft alınan hastaların sonuçlarını sunmayı amaçladık.
HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışmaya 2011-2018 yılları arasında iliak kanattan otogreft alınan 35 (19 erkek, 16 kadın) hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 42 (aralık;10-64), ortalama takip süresi 39.9 ay (aralık;12-101) idi. Tüm hastalar psödoartroz cerrahisi için ameliyat edildi ve tüm otogreftler aynı ortopedik cerrah tarafından alındı. Hastalar post-op 15. gün, 1. ay ve 6. ayda değerlendirildi. Hastalar son takiplerinde monofilaman testi, iki noktalı ayrımı testi, visüel analog skala (VAS), ağrı süresi, uyuşma, yürüme sorunları, majör ağrı bölgesi, kozmetik memnuniyet ve gerektiğinde yeniden greft alınmasına izin verip vermeyecekleri açısından sorgulandı.
SONUÇ: Monofilaman testinin ortalaması 4,16 (2,83-6,65) idi. Ortalama iki noktalı ayrım testi 36,5 mm (9-100 mm) idi. Ortalama VAS 2,94 (1-4) olarak bulundu. Ameliyat sonrası dönemde ağrı süresi 21 hastada 1 ay, 5 hastada 2 ay, 2 hastada dört ay olarak belirlenirken, yedi hastada hiç ağrı şikayeti olmadı. On hastanın uyluk bölgesinde (% 28,5) uyuşma, 11 hastanın ise (% 31,4) yürüme sorunu ve aksamadan şikayet ettiği görüldü. On beş hasta ameliyattan sonra yardımcı yürüme cihazı kullandı (% 42,8). Ameliyat sonrası majör ağrı bölgesi sorgulandığında sadece iki hasta greft bölgesinde ağrıdan şikayet etti (% 5,7). Greft bölgesindeki ameliyat izi sonrası 21 hastanın kozmetik olarak memnun olduğu (% 60) bulundu. Hastaların tamamı (% 100) tekrar greft alınması gerekirse onaylayacaklarını belirtti.
TARTIŞMA: Mozaikplasti tekniği ile alınan iliak otogreftlerin büyük kortikokansellöz greft gerekmeyen uygun hastalarda düşük komplikasyon oranları ve yüksek hasta memnuniyeti ile güvenle kullanılabileceğine inanıyoruz.
INTRODUCTION: The aim of this study to present the results of patients with iliac wing autograft using the mosaicplasty method in order to reduce donor site morbidity and pain, which are two of the most common complications.
METHOD: Between 2011-2018, 35 patients (19 men,16 women) who were harvested autograft from the iliac wing were included in the study.The average age of patients was determined to be 42 (10-64) years, the mean follow-up was 39.9 months (12-101). All patients were operated on for pseudoarthrosis surgery.The same orthopedic surgeon harvested all autografts. The patients were evaluated at post-op 15th day, the first month, and the sixth month. Patients were evaluated in their last follow-up (at sixth month) and monofilament test, two-point discrimination test, visual analog scale (VAS), pain duration, numbness, gait problems, major pain area, cosmetic satisfaction were questioned.
RESULTS: The mean of the monofilament test was 4.16 (2.83-6.65). The mean two-point discrimination test was 36.5 mm (9-100 mm). The mean VAS was found to be 2.94 (1-4). In the post-op period, the duration of pain was determined as one month in 21 patients, two months in 5 patients, and four months in 2 patients, while seven patients did not complain of pain at all. It was observed that ten patients complained of numbness in the thigh region (28.5%), and 11 patients complained of gait problem and limping (31.4%). Fifteen patients used an assistive walking device after surgery (42.8%). Only two patients complained of pain in the graft area when the major pain region was questioned after surgery (5.7%). Twenty-one patients were found to be cosmetically satisfied (60%) following the surgery scar in the graft region.
CONCLUSİON: We believe that iliac autografts taken with the mosaicplasty technique can be used safely in suitable patients with low complication rates and high patient satisfaction.

18.Risk Factors for 28-Day Mortality Among COVID-19 Patients in an Intensive Care Unit of a Tertiary Care Center in Istanbul
Ahmet Tolga Erol, Sinan Aşar, Mehmet Süleyman Sabaz, Beyza Ören Bilgin, Zafer Çukurova
doi: 10.5222/BMJ.2021.77200  Pages 100 - 107 (2 accesses)
Amaç: 2019 sonlarında, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde başlayıp 2020 yılının ilk altı ayında tüm Dünyada Covid-19 pandemisi salgın olarak yaşanmaktadır. Bu çalışmada, yoğun bakım ünitesine COVID-19 tanısıyla başvuran hastalarda 28 günlük sonuçlarla ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Method: Bu çalışma retrospektif kohort olarak tasarlandı. Dünya Sağlık Örgütü kılavuzlarına göre tanımlanan COVID-19 hastaları hastalar çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri, ImdSoft-Meta vision / QlinICU Clinical Decision Support Software kullanılarak merkezi bir sisteme kaydedildi. Structured Query Language (SQL) sorgularından gerekli parametrelerle ilgili bireysel veri kümeleri elde edildi. Ana laboratuvar parametreleri incelendi. SOFA, APACHE II ve Charlson Komorbidite Skoru (CCS) hesaplandı. 28 günlük mortaliteyi etkilediği düşünülen laboratuvar parametreleri ve hastalık risk skorlarının değerlendirilmesinde Backward LR modeli kullanılarak lojistik analiz yapıldı.
Bulgular: Çalışma, dahil edilme kriterlerini karşılayan 40'ı (% 39,6) kadın ve 61'i (% 60,4) erkek olmak üzere 101 hasta ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşları 21 ile 88 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 58,45 ± 15,41 yıldı. Ortalama yoğun bakıma yatış süresi 12,5 ± 10,2 gündü. Tüm nedenlere bağlı hastane içi ölüm oranı% 61,4'tü. Hayatta kalmayanlarda lökosit sayısı, CK, NT-proBNP, PCT, CRP, ferritin, nötrofil sayısı ve yüzdesi, D-Dimer, LDH, AST değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Hayatta kalmayanlarda lenfosit sayısı ve yüzdesi ile trombosit sayısı değerleri anlamlı olarak düşük bulundu. Lenfosit yüzdesi, LDH ve CCS, çok değişkenli analizde 28 günlük mortalitede anlamlıydı (p değerleri sırasıyla 0,01, 0,003, 0,008'dir).
Sonuçlar: Yüksek lenfosit değerlerinin COVID-19 teşhisi konan hastalarda ölüm riskini önemli ölçüde azalttığı görüldü. Yoğun bakım ünitesinde 28 günlük mortaliteyi öngörmede en başarılı parametreler lenfosit yüzdesi, LDH ve CCS olarak değerlendirildi.
Objective: In late 2019, the Coronavirus disease 2019 (COVID-19) has been pandemic worldwide, starting in Wuhan, China. In this study, we aimed to evaluate the factors associated with 28-day outcomes in patients admitted to the intensive care unit with the diagnosis of COVID-19.
Methods: This study has a retrospective cohort design. COVID-19 patients identified according to World Health Organization guidelines are included. Patient data were recorded to a centralized system utilizing ImdSoft-Meta vision/QlinICU Clinical Decision Support Software. Individual datasets about required parameters were obtained from Structured Query Language (SQL) queries. The main laboratory parameters were examined. SOFA, APACHE II, and Charlson Comorbidity Score (CCS) were calculated. In evaluating laboratory parameters and disease risk scores, which are thought to affect 28-day mortality, logistic analysis were performed using the Backward LR model.
Results: The study was carried out with 101 patients, 40 (39.6%) of whom were women, and 61 (60.4%) of men, who met the inclusion criteria. The ages of the patients ranged from 21 to 88, and the mean age was 58.45 ± 15.41 years. The mean intensive care hospitalization period was 12.5 ± 10.2 days. The all-cause in-hospital mortality rate was 61.4%. Leukocyte count, CK, NT-proBNP, PCT, CRP, ferritin, neutrophil count and percentage, D-Dimer, LDH, AST values were found to be significantly higher in non-survivors. The lymphocyte count and percentage, and platelet count values were found to be significantly low in non-survivors. The lymphocyte percentage, LDH, and CCS were significant in the 28-day mortality in multivariate analysis (p values are 0.01, 0.003, 0.008, respectively).
Conclusions: High lymphocyte values have been found to significantly reduce the risk of death in patients diagnosed with COVID-19. Lymphocyte percentage, LDH, and CCS were evaluated as the most successful parameters in predicting 28-day mortality in the intensive care unit.

LookUs & Online Makale