E-ISSN: 1305-9327 • ISSN:1305-9319
MEDICAL JOURNAL OF BAKIRKOY - Med J Bakirkoy: 16 (4)
Volume: 16  Issue: 4 - 2020
1.Cover

Page I (17 accesses)

2.Contents

Pages II - VIII (13 accesses)

ORIGINAL RESEARCH
3.The Relation of Uric Acid And MPV Levels And Cognitive Functions In Fibromyalgia
Meltem Vural, Filiz Yıldız Aydın, Bahar Çakmak, Isil Ustun, Ali Bayram Kasım, Asuman Gedikbasi, Cemal Bes
doi: 10.5222/BMJ.2020.61587  Pages 317 - 323 (33 accesses)
Amaç: Çalışmalar Fibromiyalji sendromlu (FMS) hastalarda orta derecede kognitif bozukluk olduğunu göstermiştir. Serum ürik asit (ÜA) düzeyleri
ile bazı hastalıklarda bilişsel bozukluklar arasındaki ilişki rapor edilmiştir. Ortalama trombosit hacmi (OTH) trombosit aktivasyonunun bir
göstergesidir. Aktive trombositler nöroinflamasyon ve bilişsel işlev bozukluğunda rol oynayabilir. Amaç, FMS hastalarında serum ÜA ve OTH
düzeylerinin yanı sıra FMS hastaları ve kontrolleri arasındaki bilişsel işlevleri karşılaştırmak ve FMS hastalarında ÜA, OTH ve bilişsel bozukluk
arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.
Yöntem: 54 FMS hastası ve 33 sağlıklı kontrol retrospektif olarak değerlendirildi. Ağrıyı değerlendirmek için Visuel Analog Skala (VAS), fonksiyonel
durumu değerlendirmek için Fibromiyalji Etki Anketi (FEA), Mini Mental Test (MMT) ile psikolojik durumu ve bilişsel bozukluğu değerlendirmek
için Beck Depresyon Envanteri (BDE) kullanıldı
Bulgular: FMS grubunun ortalama VAS ve uyku kalitesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0.05). Ortalama MMT skoru
FMS'de kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p = 0.0001). Serum ÜA düzeyleri ile VAS ağrı / uyku kalitesi, FEA, BDE
ve MMT skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p> 0.05). Serum MPV düzeyleri ile VAS ağrı / uyku kalitesi, FEA, BDE
ve MMT skorları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p> 0.05), ancak bilişsel işlevler kontrol olgularına göre azaldı.
Sonuç: FMS'de kontrol olgularından daha düşük bilişsel işlevler saptandı. Serum ürik asit ve MPV düzeyleri ile bilişsel işlevler arasında bir
ilişki belirlememiş olsak da, bu biyobelirteçlerin FMS'deki rolünü aydınlatmak ve bilişsel işlevleri etkileyen faktörleri belirlemek için daha uzun
takip süreleri olan daha geniş prospektif çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Objective: Patients with fibromyalgia syndrome (FMS) have mild cognitive dysfunction. Higher serum uric acid (UA) levels in some diseases
are reported to be associated with cognitive impairment. Mean platelet volume (MPV) is an indicator of platelet activation. Activated
platelets may play a role in neuroinflammation and cognitive dysfunction. The purpose of this study was to compare cognitive functions of
FMS patients and controls and investigate the relation of serum UA and MPV levels with cognitive functions.
Method: Fifty-four patients with FMS and 33 healthy controls were enrolled,retrospectively. Evaluations were performed with Visual Analog
Scale (VAS), Fibromyalgia Impact Questionnaire (FIQ), Beck Depression Inventory(BDI) and to asses phychological status and cognitive
impairment Mini Mental State Examination(MMSE) was used in both groups.
Results: Mean VAS and sleep quality of FMS group were significantly higher than the control group (p<0.05). Mean MMSE score was
statistically significantly lower in the FMS group (p=0.0001). There was not statistically significant correlation between serum UA levels and
VAS pain/sleep quality, FIQ, BDI and MMSE scores (p>0.05). No significant correlation was found between serum MPV levels and VAS pain/
sleep quality, FIQ, BDI and MMSE scores (p>0.05) but declined cognitive functions were determined in the FMS group when compared with
the control group.
Conclusion: Declined cognitive functions were determined in the FMS the FMS group when compared with the control group. Although we
did not determine an association of serum uric acid and MPV levels with cognitive functions, larger prospective studies with longer follow up
periods are warranted to elucidate the role of these biomarkers in FMS and to determine the factors affecting cognitive functions.

4.Evaluation of Health-Related Quality of Life and Its Influencing Factors in Pediatric Patients with Voiding Dysfunction
Emine Gozde Ozdrama Yıldız, Gül Özçelik
doi: 10.5222/BMJ.2020.05025  Pages 324 - 329 (17 accesses)
Amaç: İşeme bozukluğu olan çocuklarda ve ailelerinde yaşam kalitesinin ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
Yöntem: Pediatri ve pediatrik nefroloji polikliniklerine işeme bozukluğu nedeniyle başvuran ve şikayetleri en az 6 aydır devam eden çocuk hastalar çalışmaya alındı. Hastalar gündüz idrar kaçıranlar, gece idrar kaçıranlar ve hem gündüz hem gece idrar kaçıranlar olmak üzere üç gruba ayrıldı. Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) çalışmaya katılan tüm çocuklara ve annelerine uygulandı.
Bulgular: 5-18 yaş arası (ortalama yaş: 8.8±2.6, E: K=0.31) işeme disfonksiyonu olan 100 çocuk hasta çalışmaya alındı. Ortalama disfonksiyonel işeme semptom skorlaması (DİSS) 15.5±6.6 saptandı. DİSS hem gece hem gündüz kaçıran grupta istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek saptandı (p<0.001). Anne ve çocukların yaşam kalitesi skorlarında işeme bozukluğu grupları arasında anlamlı farklılık saptanmadı (58.4±13.5; 65.5±16) fakat kuvvetli pozitif yönde bağıntı saptandı (p<0.001). 8-12 yaş grubunda ortalama ÇİYKÖ skoru 5-7 yaş grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). 13-18 yaş grubunun ÇİYKÖ skoru diğer gruplardan farklı değildi.
Sonuç: En düşük ÇİYKÖ skoru saptanan 8-12 yaş grubu çocuk hastaların erken tanı ve tedavisi önem taşımaktadır. Ayrıca işeme bozukluğu olan çocukların yaşam kalitelerinin iyileştirilmesindeki başarı ailelerle yapılacak işbirliğini gerektirmektedir.
Objective: Health-related quality of life and its influencing factors in pediatric patients with voiding dysfunction and their parents was assessed.
Method: The patients who were admitted with urinary incontinence for at least 6 months to the clinics of pediatrics and pediatric nephrology were enrolled in the study. The patients were divided into three group as daytime urinary incontinence (DUI), enuresis and both DUI and enuresis. The Pediatric Quality of Life InventoryTM (PedsQLTM) was administered to patients and mothers.
Results: A total of 100 patients with voiding dysfunction aged from 5 years to 18 years (mean age: 8.8±2.6) were included in the study. The mean dysfunctional voiding symptom score was 15.5±6.6 in all groups and significantly higher in the group who experienced both DUI and NE (p<0.001). No significant difference was observed in terms of mean PedsQL scores of the children and their parents between groups with urinary incontinence (65.5±16 and 58.4±13.5, respectively), but strong positive correlation was obtained (p<0.001). The mean PedsQL score for the children aged from 8 years to 12 years was significantly lower than the scores for the children aged from 5 years to 7 years old (p<0.05). The mean PedsQL score for the children aged from 13 years to 18 years was not different from the other age groups.
Conclusions: The early diagnosis and treatment of patients aged from 8 years to 12 years who had the lowest PedsQL score is important. Additionally, the success in improvement of the quality of life of children with voiding dysfunction require cooperation with parents.

5.The Effectiveness of the Amount of Polymethylmethacrylate In The Treatment of Osteoporotic Compression Fracture of The Lumbar Vertebrae
Mehmet Onur Yüksel, Serdar Çevik, Serdar Çevik, Barış Erdoğan, Salim Katar, Tamer Tunçkale, Tezcan Calışkan, Şevket Ervan
doi: 10.5222/BMJ.2020.19483  Pages 330 - 335 (19 accesses)
Amaç: Lomber vertebra osteoporotik kompresyon kırığı nedeniyle perkutan vertebroplasti yapılan hastalarda, kullanılan polimetilmetokrilat
miktarının ağrı kontrolünde ve uzun dönem vertebra korpus yüksekliğinin korunmasındaki etkinliğini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: 2014 ve 2019 yılları arasında lomber vertebranın osteoporotik kompresyon kırığı nedeniyle uniletaral perkütan vertebroplasti işlemi
uyguladığımız toplam 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 5 ml ve 3 ml sement enjeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenmiştir.
Hastaların postoperatif VAS skorları ve 1. yıl kontrol anterior vertebra yükseklikleri değerlendirilmiştir.
Bulgular: Postoperatif dönemde 5 ml enjeksiyon yapılan grupta ortalama VAS skoru 2,3±0,46 olur iken 3ml enjeksiyon yapılan grupta ortalamaVAS skoru 2,2±0,4 idi. (p5 ml=0,001, p3 ml=0,001) Her iki grupta ağrı kontrolünde istatiksel olarak anlamlı bir gerileme tespit edildi.
Hastaların ortalama anterior vertebra yükseklik kaybı; 5 ml enjeksiyon yapılan grupta %31,5±0,40 iken 3 ml enjeksiyon yapılan grupta
%32,6±0,47 (p5 ml=0,820, p3 ml=0,870) idi. Her iki grupta da istatiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı.
Sonuç: Sonuçlarımız lomber osteoporotik vertebra fraktürü hastalarında perkütan vertebroplasti işlemi sırasında 3 ml polimetilmetokrilat
enjeksiyonunun yeterli ağrı kontrolü ve stabilizasyonu sağladığnı göstermektedir. Bu nedenle bu hasta grubunda gereksiz komplikasyonlardan kaçınmak için daha az miktarda (3 ml) polimetilmetokrilat kullanımının yeterli olduğunu düşünmekteyiz.
Objective: We aimed to investigate the effectiveness of the amount of polymethylmethacrylate used in pain control and maintenance of
long-term vertebra corpus height in patients undergoing percutaneous vertebroplasty due to osteoporotic compression fracture of the lumbar
vertebra.
Method: A total of 60 patients who underwent unilateral percutaneous vertebroplasty between 2014 and 2019 due to osteoporotic
compression fracture of the lumbar vertebrae were included in the study. Patients who received 5 ml and 3 ml cement injection were
retrospectively analyzed. Of patients, postoperative visual analogue scale (VAS) score and anterior vertebral height of the patients at 1st-year control were evaluated.
Results: In the postoperative period, the mean visual analogue scale score was 2.3±0.46 in the 5 ml injected group and 2.2±0.4 in the 3 ml
injected group (p5 ml=0.001, p3 ml= 0.001). There was a statistically significant decline in pain control in both groups. The mean anterior
vertebral height loss (AVHL) in the 5 ml injected group was 31.5±0.40%, and 32.6±0.47% in the 3 ml injected group (p5 ml=0.820, p3ml=
0.870). There was no statistically significant alteration in both groups.
Conclusion: Our results indicate that the 3 ml polymethylmethacrylate injection during the percutaneous vertebroplasty procedure provides
adequate pain control and stabilization in patients with lumbar vertebral osteoporotic fracture. Therefore we think that small amount of
polymethylmethacrylate (3 ml) is sufficient to avoid undesirable complications in this patient group.

6.Comparison of Stump Burying using Laparoscopic and Open Methods in Complicated Acute Appendicitis
Sina Ferahman, Turgut Donmez, Serhan Yilmaz, Sezer Akbulut, Ahmet Surek, Hamit Ahmet Kabuli, Mehmet Karabulut
doi: 10.5222/BMJ.2020.59254  Pages 336 - 342 (16 accesses)
Amaç: Ameliyat sonrası intraabdominal apse (POIIA) gibi daha yüksek cerrahi komplikasyonlar nedeniyle komplike akut apandisiti
(CAA) olan hastalarda laparoskopik yaklaşımın kullanımına ilişkin tartışmalı kanıtlar vardır. Bu çalışmanın amacı, CAA'lı hastalarda
laparoskopik veya açık cerrahi teknik kullanılarak apendiks güdüğünün ligasyonu ve çekuma gömülme yönteminin postoperatif
sonuçlarını karşılaştırmaktır.
Yöntem: 2Mayıs 2018'den Nisan 2020'ye kadar ameliyat edilen CAA hastalarının klinik kayıtlarının tek merkezli retrospektif bir
analizidir. Apendiks güdük intrakorporeal olarak ipekle düğümlendi ve kese ağzı sütürü (PSS) ile çekuma gömüldü. Hastalar açık
apendektomi (OA) ve laparoskopik apendektomi (LA) olarak iki gruba ayrıldı. Demografik veriler, intraoperatif değişkenler, hastanede
kalış süreleri, cerrahi komplikasyonlar, morbidite ve ameliyat sonrası bulgular karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 36 LA (% 54,54) ve 30 OA olmak üzere toplam 66 hasta dahil edildi. Çekum taban nekrozu nedeniyle OA grubunda
1, LA grubunda 2 hastaya stapler yardımı ile parsiyel çekum rezeksiyonu yapıldı. LA grubunda ameliyat süresi ve hastanede
kalış süresi OA grubuna göre anlamlı olarak daha kısaydı. Cerrahi alan enfeksiyonu ve POIAA OA grubunda LA grubuna göre
anlamlı derecede yüksekti (p <0.001).
Sonuç: Akut komplike apandisitte laparoskopi, apendiks güdüğünün kapatılması ve çekumun kese ağzı sütürü ile gömülmesiyle
güvenli ve etkili bir yöntem olarak uygulanabilir.
Objective: The choice of laparoscopic technique in the treatment of complicated acute appendicitis (CAA) harbours debatable
evidence because of higher rates of surgical complications such as postoperative intraabdominal abscess (POIIA). The aim of this
study is to compare postoperative results of appendiceal stump (AS) ligation and its burial into the cecum using laparoscopic or
open surgical techniques in patients with CAA.
Method: This is a single-center and retrospective analysis of patients with CAA operated between May 2018 and April 2020. AS
was intracorporeally knotted with silk and buried in the cecum with a purse-string suture (PSS). The patients were divided into
open appendectomy (OA) and laparoscopic appendectomy (LA) groups. Data concerning demographic characteristics,
intraoperative variables, hospital stay, surgical complications, morbidities, and postoperative findings were compared.
Results: A total of 66 patients including 36 patients (54.54%) underwent LA and 30 patients had OA were enrolled in the study.
Partial resection of cecum was performed in one patient in the OA group and two patients in the LA group with the help of a
stapler due to cecal floor necrosis. The operative time and duration of hospital stay were significantly shorter in the LA group
compared to the OA group. Surgical site infection and POIAA were significantlymore frequent in the OA group (p<0.001).
Conclusion: In acute complicated appendicitis, laparoscopic method can be applied as an effective method by closing the
appendiceal stump and burying into the cecum with a purse-string suture.

7.Assessment of Bone Metabolism and Bone Mineral Density in Children with Helicobacter pylori Infection
Nafiye Urganci, Derya Kalyoncu
doi: 10.5222/BMJ.2020.35229  Pages 343 - 348 (19 accesses)
Amaç: Gastrointestinal sistemi tutan hastalıklar kemik metabolizması üzerine negatif etki gösterebilir. Bu çalışmada Helikobakter pilori enfeksiyonu olan çocuklarda kemik metabolizması ve kemik mineral dansitesi değerlendirilmiştir.
Yöntem: 1-18 yaş arası kronik gastriti olan 100 çocuk hasta (ort yaş: 13.69±2.44 yıl, E/K: 0.66) Helikobakter pilori enfeksiyonuna göre iki gruba ayrıldı. Hastalar kalsiyum, fosfor, magnezyum, alkalen fosfataz, paratiroid hormon ve D vitamini düzeyleri gibi biyokimyasal parametreler açısından test edildi. Kemik mineral dansitesi dual x-ışını absorbsiyometri (DXA) tekniği ile lomber omurgada ölçüldü.
Bulgular: 72 Helikobakter pilori enfeksiyonu olan hastanın 48’inde ve 28 Helikobakter pilori enfeksiyonu olmayan hastanın 16’ında Dvitamini düzeyi düşük saptandı (p=0.35). Diğer biyokimyasal parametreler her iki grupta da normal tespit edildi. Kemik mineral dansitesi Helikobakter pilori enfeksiyonu olan hastalarda 0.16±2.25 g/cm2 ve olmayanlarda -0.08±2.62 g/cm2 ölçüldü (p=0.87). Helikobakter pilori enfeksiyonu olan 2 hastada ve olmayan 1 hastada kemik mineral dansitesi z skoru -2.5 değerinin altında saptandı (p=1.00).
Sonuç: Kemik metabolimasının biyokimyasal parametreleri ve kemik mineral dansitesi açısından Helikobakter pilori enfeksiyonu olan ve olmayan çocuklar arasında anlamlı fark saptanmadı.
Objective: Gastrointestinal disorders may have negative impact on bone metabolism.
The aim of the study was to evaluate bone metabolism and bone mineral density in children with Helicobacter pylori (H. pylori) infection.
Method: A total of 100 children (mean age: 13.69±2.44 years, M/F: 0.66) with chronic gastritis were divided into two groups according to presence of H. pylori infection and were tested for biochemical parameters such as calcium, phosphorus, magnesium, alkaline phosphatase, parathyroid hormone and vitamin D. Bone mineral density was measured at lumbar spine in all of the patients by dual-energy x-ray absorptiometry (DXA).
Results: 48 of 72 patients with H. pylori and 16 of 28 patients without H. pylori had low vitamin D levels (p=0.35). The other biochemical parameters were within normal limits in both groups. Bone mineral density was measured -0.16±2.25 g/cm2 in H. pylori-positive patients and -0.08±2.62 g/cm2 in H. pylori-negative patients (p=0.87). Only 2 patients with H. pylori and 1 without H. pylori had BMD z scores below -2.5 (p=1.00).
Conclusion: No significant difference was observed in biochemical parameters of bone metabolism and bone mineral density between H.pylori-positive and H. pylori-negative children.

8.Our 2-Year Real-Life Outcomes in Patients Who Received Ranibizumab Treatment for Diabetic Macular Edema (DME)
Ismail Umut Onur, Mehmet Fatih Asula, Ulviye Yigit, Ozan Sonbahar, Utku Furuncuoglu
doi: 10.5222/BMJ.2020.39200  Pages 349 - 354 (11 accesses)
Amaç: Diabetik makula ödemi (DMÖ) nedeniyle retina birimimizce iki yıl takip ve tedavi altında tutulan olgularda gerçek yaşam performansı
ve klinik sonuçlarının ortaya çıkarılması ve benzer çok merkezli başlıca randomize çalışmalardaki sonuçlarla kıyaslanmasıdır.
Yöntem: Ekim 2013-Ekim 2016 tarihleri arasında Göz Kliniği Retina biriminde DMÖ nedeniyle takip ve tedavisi gerçekleştirilen, intravitreal
ranibizumab 0.5 mg/0.05 ml tedavisi uygulanan ve 2 yıl boyunca takipte kalan 42 hastaya ait 42 gözün dosya kayıtları retrospektif olarak
incelendi ve parametreleri değerlendirildi.
Bulgular: ETDRS harf skorlamasına göre ilgili gözlerde EİDGK, enjeksiyon öncesi ortalama 71.1±22.4 harf, tedavi sonrası 6. ayda 74.1±19.1
harf, 1. yılda 76.2±16.2 harf, 2. yılın sonunda 76.1±21.2 harf olarak gerçekleşti. Altıncı ay, 1. yıl ve 2. yılın sonunda görme keskinlikleri başlangıç görme keskinliğine göre anlamlı bir değişim göstermemiştir. (p=0.172, p=0.051, p=0.108). Santral foveal kalınlıkla (SFK) ilgili olarak ortalama değerler başlangıçta 407,4±140.0 μm, 6.ayda 375.5±141.5 μm, 1. yılda 357.0±129.1 μm ve 2. yılın sonunda 313.8±108.9 μm idi. Başlangıç değeri ile karşılaştırıldığında SFK’daki değişim 6.ayda istatistiksel olarak anlamlı değil iken, 1. ve 2. yıl değerlerinde istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.082, p=0.040, ve p=0.000 ). Bunun yanında ortalama enjeksiyon sayımız 2. yılın sonunda 3.7±2.5, takip sayımız 9.1±3.1 olarak gerçekleşmiştir.
Sonuç: İkinci yılın sonunda görme keskinlikleri başlangıç görme keskinliğine göre anlamlı bir değişim göstermemiş iken,15 veya daha fazla
harf kazanma oranı diğer çok merkezli çalışmalarla benzer oranda, 15 veya daha fazla harf kaybı oranımız ise diğer çalışmalara göre daha
yüksek bulunmuştur. Bu sonuçta başlıca faktörün diğer çalışmalara göre düşük kalan enjeksiyon sayısı olduğu değerlendirilmiştir.
Objective: To assess the real-life performance and clinical outcomes in patients with diabetic macular edema (DME).
Method: The chart records were retrospectively evaluated for 42 eyes of 42 patients with DME, who were followed for two years between
October 2013 and October 2016 at the Retina Unit. The patients were treated using intravitreal ranibizumab (0.5 mg/0.05 ml) for two years.
Results: The Early Treatment of Diabetic Retinopathy Study (ETDRS) letter score indicated BCVA values of 71.1±22.4 letters at baseline,
74.1±19.1 letters at the sixth month, 76.2±16.2 letters at the first year, and 76.1±21.2 letters at the end of the second year. BCVA at the sixth
month and first and second years were not significantly different from the baseline value (p=0.172, p=0.051, p=0.108). The mean CFT were
407.4±140.0 μm at the baseline, 375.5±141.5 μm at the 6th month, 357.0±129.1 μm at the 1st year, and 313.8±108.9 μm at the end of 2nd
year. The change in mean CFT compared to the baseline value was not statistically significant at the 6th month, but were statistically
significant at the 1st and the 2nd years (p=0.082, p=0.040, and p=0.000, respectively).The mean numbers of injections and follow-ups at the
end of the second year were 3.7±2.5 and 9.1±3.1, respectively.
Conclusion: The BCVA did not change significantly compared to baseline. The BCVA eye scores improved by 15 or more letters, in agreement
with findings of other multi-center studies. However, the eyes with a BCVA loss of 15 or more letters showed a significant difference, which
might reflect the smaller number of injections given in the present study compared to the other studies.

9.Evaluation of Patients with an Initial Diagnosis of Chorea: Sydenham Chorea and Differential Diagnoses
Tuğçe Aksu Uzunhan, Ahmet Irdem
doi: 10.5222/BMJ.2020.02886  Pages 355 - 362 (21 accesses)
Amaç: Amacımız; kore ön tanısıyla yönlendirilen hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerini, son tanılarını, Sydenham kore tanılı hastaların
ise kardiyolojik bulgularını vurgulayarak değerlendirmektir.
Yöntem: Çalışmaya Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği’ne Ocak 2017 - Ocak 2020 tarihleri arasında akut,
subakut kore ön tanısı ile yönlendirilen 4-18 yaş arası hastalar retrospektif olarak dâhil edildi. Kronik kore ve kronik kore ile ilişkili hastalıklar
çalışmadan dışlandı. Hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri, kardiyolojik bulguları, etiyolojileri, tedavileri, rekürrens oranları ve izlemleri
ile ilgili bilgiler kaydedildi. Tanımlayıcı istatistiksel analizler SPSS 21.0 kullanılarak yapıldı.
Bulgular: Toplam 15 hasta çocuk nöroloji polikliniğine kore ön tanısıyla yönlendirilmişti. Hastaların başvuru yaşı 11,5±2,2 yıl idi. On (%67)
hasta kız, 5 (%33) hasta erkek idi. Başvurudan sonra 8 (%54) hastaya Sydenham koresi, 2 (%13) hastaya rekürren Sydenham koresi tanıları kondu. Muayenede 5 (%33) hastada kore saptanmadı, üç hasta tik bozukluğu olarak değerlendirildi. Yeni Sydenham koresi tanısı konulan 8 hastadan, 3 (%37,5) hastada subklinik kardit, 5 (%62,5) hastada klinik kardit vardı. Kore haloperidol/biperiden, valproik asit, prednizolon seçeneklerinden biri ile tedavi edildi. Düzenli takibe gelen 6 hastanın tedavisi 2-6 ay süre sonunda kesildi. İzlemimizde rekürrens iki hastada oldu, ilk atak Sydenham koresi olan bir hasta rekürrens sonrası antifosfolipid antikor sendromu tanısı aldı.
Sonuç: Çocukluk çağında Sydenham koresi edinilmiş korenin en sık nedenidir. Genellikle kendi kendini sınırlar. Kore ayırıcı tanısı özellikle de rekürrens olduğunda akla getirilmelidir.
Objective: Our aim is to evaluate patients being referred with an initial diagnosis of chorea according to their clinical, laboratory features and
final diagnoses while emphasizing cardiological findings of patients with Sydenham chorea.
Method: Children aged 4-18 years who were referred to Okmeydanı Research and Training Hospital Pediatric Neurology department with an
initial diagnosis of acute, subacute chorea between January 2017-January 2020 were retrospectively included. Chronic chorea and diseases
associated with chronic chorea were excluded from the study. Data concerning clinical, laboratory features, cardiological findings, etiologies,
treatments, recurrence rates and follow-ups of patients were recorded. Descriptive statistical analysis were performed using SPSS 21.0.
Results: Fifteen patients has been referred with the initial diagnosis of chorea. Mean age of the patients was 11.5±2.2 years. Ten (67%)
patients were females, 5 (33%) patients were male. After admission, 8 (54%) patients were diagnosed with Sydenham chorea, and 2 (13%)
patients with recurrent Sydenham chorea. During physical examination, 5 (33%) patients did not have chorea, and 3 cases had tic disorder.
Out of 8 patients with new diagnosis of Sydenham chorea, 3 (37.5%) patients had subclinical carditis, and 5 (62.5%) patients clinical carditis.
Chorea had been treated with one of haloperidol/biperiden, valproic acid and prednisolon options. The treatment of 6 patients attending
regular follow-up visits was stopped 2-6 months later. Chorea of two patients recurred during our follow-up, and one of our newly diagnosed
Sydenham chorea patients had been recognized as antiphospholipid antibody syndrome after recurrence.
Conclusion: Sydenham chorea is the most common cause of acquired chorea in childhood. Most of the time it is self limiting. Differential
diagnosis of chorea must be kept in mind especially when there is a recurrence.

10.The Overall Distribution of ABO and Rh (D) Groups in The Most Populous City Istanbul as Representing the Complex Ethnicity of Turkey
Melek Yanasik, Tulin Tunc, Mukadder Huslu, Sevgi Kalayoglu Besisik
doi: 10.5222/BMJ.2020.08370  Pages 363 - 368 (30 accesses)
Amaç: İnsanda 38 farklı kan grubu sistemi tanımlanmıştır. Kan grupları farklı popülasyonlarda farklı sıklık gösterir. Çalışmamızda Türkiye'nin
en fazla nüfusa sahip ili İstanbul'da ABO ve Rh (D) gruplarının dağılımını belirleyerek Türkiye’yi temsilen kan grubu dağılımını öngörmek
hedeflenmektedir.
Yöntem: Gönüllü kan bağışçılarının verileri hastane kan merkezi otomasyon sisteminden geriye dönük olarak tarandı. Kan bağışçısı kabulü
Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan kılavuzlar doğrultusunda yapılmıştır. ABO ve Rh (D) grubu tayini kolon aglütinasyon / jel santrifügasyon yöntemi kullanılarak analiz edildi.
Bulgular: Çalışma Ocak 2014 ve Aralık 2019 tarihleri arasında 6 yıllık dönemde kan merkezine başvuran 136.231 kan bağışçısını kapsamaktadır. Kan bağışçılarının çoğu A kan grubu % 41.88 (n = 57.059) oranında bulundu. İkinci en yaygın olarak O kan grubu idi, % 34.92 (n = 47.576) sıklıkta izlendi. B kan grubu (n = 20.790; % 15.26) ve AB grubu (n = 10.806; % 7.93) nadir görülen kan grupları olarak bulundu. Kan bağışçılarının % 85.02'si Rh (D) pozitifti.
Sonuç: Transfüzyon tıbbında ABO ve Rh (D) gruplarının uyumluluğu zorunludur. Aylık ve / veya yıllık kan ürünleri ihtiyacına göre, kan merkezlerinde önerilen bazı miktarlarda kan stoğu bulundurulur. Popülasyonların kan grubu dağılım sıklığının belirlenmesi, depolanacak kan gruplarının miktarının koordine edilmesine yardımcı olacaktır. Türkiye’de yaşayanların genetik yapısı, Avrupa ve Asya DNA'sının bir karışımıdır. Sonuçlarımızı, Türkiye'nin ve dünyanın farklı bölgelerinden farklı şehirlerde daha önce bildirilmiş çalışmalarla karşılaştırdık. ABO ve Rh (D) gruplarının ülkenin genel etnik kökenini yansıtan Türkiye'nin en büyük kentinden toplam dağılımını sağlamaya yönelik çalışmamız, ABO ve Rh (D) grubu dağılımı konusunda ülke veri bankasının oluşturulmasına yardımcı olacaktır.
Objective: In humans, 38 different critical blood type classification systems are currently recognized. They differ in frequencies in distinct
populations. It is aimed to visualize ABO and Rh(D) groups distribution in Istanbul as having the largest community in Turkey.
Method: Volunteered blood donor's data on the automation system were screened retrospectively. Blood donation acceptance criteria were
based on the guidelines prepared by the Ministry of Health. ABO and Rh(D) groups were analyzed using column agglutination/gel
centrifugation methods.
Results: The study covered six years' data between the dates of January 2014 and December 2019, including 136,231 donors. The majority
of the donors were found to have blood group A with a frequency of 41.88%(n=57,059). The second most common blood group was group
O, and had a frequency of 34.92%(n=47,576). The blood group B (n=20,790;15.26%) and group AB (n=10,806;7.93%) were found to be the
rare encountered blood groups. Among the Rh(D) group, 85.02% of the donors were Rh(D) positive.
Conclusion: In transfusion medicine, ABO and Rh(D) groups' compatibility is mandatory. According to the monthly and or annual blood
products requirement, there are some suggested quantities of blood units to be available at blood centres. Determining the frequency of
blood group distribution of populations will help to coordinate the ratio of blood groups to be storaged. The Turkish genetic makeup is a
fascinating mixture of European and Asian DNA, necessitates to find out the countries' specific ABO and Rh(D) groups ratio. We compared
our results with the previously reported studies performed in different cities of Turkey and the world around. Thus, our research as giving the
overall distribution of ABO and Rh(D) groups from the largest city of Turkey reflecting the general ethnic background of the country, would
help to the establishment of a databank of ABO and Rh(D) group's ratio.

11.Evaluation of the Depression, Anxiety Levels and Attitudes of Mothers of Children with Celiac Disease
Güzide Doğan, Şermin Yalın Sapmaz, Yeliz Çağan Appak, Masum Öztürk, Yeşim Yiğit, Erhun Kasırga
doi: 10.5222/BMJ.2020.36035  Pages 369 - 373 (20 accesses)
Amaç: Çölyak hastalığında ömür boyu glutensiz diyet gerekmektedir. Çölyak hastalığı olan çocukların yaşadığı zorluklar, bakım veren
kişileri de olumsuz etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı, çölyak hastası çocuğu olan annelerin kaygı ve depresyonunu değerlendirmek ve
annelerin çocuklarına karşı tutumunu değerlendirmektir.
Yöntem: Otuzaltı çölyak hastası çocuk ve annesi ile 36 sağlıklı çocuk ve annesi çalışmaya dahil edildi. Aile hayatı ve çocuk yetiştirme
tutumları ölçeği, durumluk sürekli kaygı envanteri ve Beck Depresyon envanteri tüm anneler tarafından dolduruldu.
Bulgular: Çölyak hastası çocukların annelerinin, depresyon ve kaygı düzeyleri, sağlıklı çocukların annelerine göre anlamlı yüksek saptandı.
Aile hayatı çocuk yetiştirme tutum ölçeğinde, aşırı annelik, gereken ilgiyi gösterme, baskı ve disiplin alt boyutlarında, sağlıklı
çocukların annelerine göre anlamlı oranda yüksek puan bulundu.
Sonuç: Bu çalışma çölyak hastalığının çölyaklı çocukların annelerinin yaşamları ve çocuklarına karşı tutumlarını olumsuz yönde etkileyebileceğini gösterdi. Çölyak hastalığı olan çocukların annelerinde psikopatolojik risk görülebileceğinden, annelere uygun psikososyal
destek verilmelidir.
Objective: In celiac disease, a gluten-free diet is required for lifelong. Difficulties experienced by children with celiac disease can also
negatively affect caregivers. The aim of this study is to evaluate the anxiety and depression of mothers having a child with celiac
disease, and evaluate mothers’ attitude towards their children.
Method: Thirty-six children with celiac disease, their mothers, and 36 healthy controls were included in the study. The Parent Attitude
Research Instrument, State–Trait Anxiety Inventory, and the Beck Depression Inventory were completed by all mothers.
Results: The mothers of children with celiac disease had significantly higher scores in depression and state-trait anxiety than the
mothers of the healthy children. Mothers of children with celiac disease had significantly higher scores in the attitude of overparenting,
authoritarian attitude and attitude of hostility and rejection than the mothers of healthy children.
Conclusion: This study revealed that having a child with celiac disease might have negative effects on mothers and their attitudes
towards their children. Because of psychopathologic risks appropriate psychologic support should be provided for mothers.

12.Comparison Of The Effects Of On-Pump And Off-Pump Techniques On The Quality Of Life In Coronary Artery Bypass Surgery
Nofel Ahmet Binicier, Atıf Yolgosteren, Murat Biçer
doi: 10.5222/BMJ.2020.38247  Pages 374 - 378 (15 accesses)
Amaç: Bu çalışmada çalışan kalpte yapılan koroner arter bypass (off-pump) ile kardiyopulmoner bypass altında yapılan koroner arter baypasın (on-pump) yaşam kalitesi üzerine etkisini karşılaştırmayı amaçladık.
Metod: Bu çalışmada 01.08.2012 - 31.01.2013 tarihleri arasında izole koroner arter bypas (KABG) yapılan 50 hasta, iki eşit gruba ayrılarak çalışmaya alındı (grup 1: off-pump KABG; grup 2: on-pump KABG). Grupların yaşam kalitesi SF-36 anket formu kullanılarak KABG ameliyatından 1 hafta ve 1 ay sonra değerlendirildi (SF-36 anket formunda ki 8 temel parametre: Fiziksel fonksiyon, ağrı, fiziksel rol, mental sağlık, emosyonel rol, sosyal fonksiyon, zindelik/yorgunluk, genel sağlık).
Bulgular: KABG ameliyatından 1 hafta sonra grup 1’de fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, sosyal fonksiyon ve emosyonel rol grup 2’den anlamlı olarak daha iyiydi (p<0.05). 1 ay sonra yaşam kaliteleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0.05). KABG’den 1 hafta sonra fiziksel fonksiyon kadın cinsiyetinde anlamlı olarak daha iyiydi (p<0.05). 1 ay sonra yaşam kalitesi açısından iki cinsiyet arasında fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Kardiyopulmoner baypas’ın olumsuz etkilerinden kaçınmak için çalışan kalpte yapılan koroner arter baypasın postoperatif dönemde hastaların yaşam kalitelerinin iyileşmesinde anlamlı bir katkısının olmadığını düşünüyoruz. Yine de bu konuda daha net fikir elde edebilmek için hasta sayısının çok daha fazla olduğu geniş serili çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
Objective: In this study, we aimed to compare the effects between on-pump and off-pump coronary artery bypass surgery on the effect of quality of life.
Methods: Fifty patients who underwent isolated coronary artery bypass (CABG) between 01.08.2012 - 31.01.2013 were divided into two equal groups (group 1: off-pump CABG; group 2: on-pump CABG). The quality of life of all patients was evaluated using the SF-36 questionnaire in the postoperative first week and first month (8 basic parameters in SF-36 questionnaire form: Physical function, pain, physical role, mental health, emotional role, social function, fitness / fatigue, general health)
Results: One week after CABG surgery, physical function, physical role, social function and emotional role were significantly better in group 1 than group 2 (p <0.05). There was no statistically significant difference between the two groups in terms of quality of life, one month after CABG surgery (p> 0.05). Physical function was significantly better in female gender one week after CABG (p <0.05). There was no difference between the two genders in terms of quality of life after one month (p> 0.05).
Conclusion: We think that CABG performed off-pump in order to avoid from negative effects of cardiopulmonary bypass has no significant effect on the quality of life of the patients in the postoperative period. Nevertheless, in order to get a clearer idea on this issue, we think that large series studies should be conducted with a higher number of patients.

13.Endoscopy Assisted Laparoscopic Resection for Gastric Submucosal Tumors Located Within 5cm From The Esophagogastric Junction; Combined Surgery at Difficult Localization
Erol Piskin, Osman Aydin, Yigit Mehmet Ozgun, Muhammet Kadri Colakoglu, Volkan Oter, Tahsin Dalgic, Erdal Bostanci
doi: 10.5222/BMJ.2020.97759  Pages 379 - 384 (20 accesses)
Amaç: Submukozal Tumorlerde güvenli cerrahi sınırlar ile lezyonun çıkarılması genellikle GIST'ler dahil olmak üzere yeterlidir. Endoskopik rezeksiyonlar, tümör özofagogastrik bileşkenin yakınında bulunduğunda zor veya imkansız hale gelebilir. Çoğunlukla iyi huylu bu lezyonlar için gastrektomi yapmak gereğinden fazla bir tedavi yöntemi olacaktır, bu nedenle alternatif minimal invaziv rezeksiyon teknikleri ve bunların güvenilirliği değerlendirilmelidir.
Bu çalışmanın amacı, proksimal yerleşimli submukozal tümörlerde endoskopi yardımlı laparoskopik transgastrik rezeksiyon yönteminin etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmektir.
Gereç ve yöntem: Şubat 2019 - Şubat 2020 tarihleri arasında XXX Hastanesi'nde özofagogastrik bileşke yakınında submukozal tümörü olan hastalardan 1’ine intragastrik port ile transgastrik kombine endoskopik ve laparoskopik cerrahi (CELS), diğer 6 hastaya gastrotomi ile Transgastrik CELS uygulandı.
Bulgular: Yaş ortalaması 45,8 yıl (25-70 aralığında) olan 3 erkek ve 4 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Vakaların beşinde, karaciğer retraksiyonu için dört port ve nathanson retraktörü kullanıldı. Bir hastada üç port kullanıldı ve mide traksiyon sütürü ile askıya alındı. Bir hastada 5 port kullanıldı. Ortalama operasyon süresi 88 dakika (dağılım 59-140 dakika) idi. İki hastada gastrostomi hattı lineer stapler ile kapatılırken, kalan hastalarda laparoskopik olarak sütütrasyon sağlandı. Hiçbir hastada intraoperatif komplikasyon görülmedi.
Sonuç: Gastroözofageal bileşkeye yakın submukozal tümörler için laparoskopik transgastrik rezeksiyon yaklaşımının endoskopi ile birlikte kullanıldığında uygulanabilir ve güvenli bir yöntem olduğu kanaatindeyiz.
Objective: Removal of the lesion with safe surgical margins is often sufficient including GISTs. Endoscopic resections can become challenging or impossible even if the tumor was located near esophagogastric junction. Performing gastrectomy for these mostly benign lesions will also be a rather brutal treatment method in most cases.Therefore, alternative minimal invasive resection techniques and their reliability should be evaluated.
The aim of this study is to evaluate the efficacy and safety of endoscopy-assisted laparoscopic transgastric resection method in proximally located submucosal tumors.
Materials and methods: Transgastric combined endoscopic and laparoscopic surgery (CELS) with intragastric port was performed in one patient and Transgastric CELS with gastrotomy was performed in six patients who had tumor located near esophagogastric junction at XXX Hospital between February 2019 and February 2020.
Results: The patients were included 3 men and 4 women with and average age of 45.8 years (range 25-70). In five of the cases, four ports and nathanson retractor were used for liver retraction. While three ports were used in one patient, the stomach was suspended with traction suture. In one patient, 5 ports were used. The average operation time was 88 minutes (range 59-140 min). While gastrostomy line was closed with linear stapler in two patients, laparoscopic hand sewing method was used in the remaining patients. No patient had intraoperative complications.
Conclusion:
We strongly suggest that the laparoscopic transgastric resection approach for submucosal tumors close to the gastroesophageal junction, is a feasible and safe method, when used in combination with endoscopy.

14.Association Between Depression and Cardiometabolic Risk Factors in Adolescents with Obesity§
Asli Okbay Güneş, Rahime Hülya Bingöl Çağlayan, Ezgi Şen Demirdöğen, Selmin Kose, Ethem Erginoz, Oya Ercan, Müjgan Alikaşifoğlu
doi: 10.5222/BMJ.2020.74946  Pages 385 - 391 (22 accesses)
Amaç: Bu çalışmanın amacı aşırı ağırlıklı ya da şişman ergenlerde depresyon varlığının kardiyometabolik risk etmenlerini artırıp artırmadığını incelemektir.
Yöntem: Ocak 2012 - Aralık 2015 tarihleri arasında kliniğimizde değerlendirilen, 11-18 yaş arası aşırı ağırlıklı ya da şişman ergenlerin verilerinin geriye dönük kesitsel çözümlemesi yapıldı. Depresyon, “Çocuklar için Depresyon Ölçeği” ile değerlendirildi. Hipertansiyon, dislipidemi, hiperinsülinemi, hiperglisemi ve insülin direnci kardiyometabolik risk etmenleri olarak tanımlandı. Obezite derecesi, beden kitle indeksi standart sapma skoru olarak hesaplandı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 283 ergenden 75'i (% 26.5) aşırı ağırlıklı, 208'i (% 73.5) şişmandı. Olguların yaş ortalaması 14.02 ± 1.67 yıldı ve 168'i (% 59.4) kızdı. Beden kitle indeksi standart sapma skoru ortanca değeri 2.36 ± 0.62, Çocuklar için Depresyon Ölçeği ortanca puanı 12.72 ± 6.5 idi ve katılımcıların 47'sinde (% 16.6) depresyon saptandı. Depresyon sıklığı kızlarda erkeklerden daha yüksek saptandı (p = 0.047). Beden kitle indeksi standart sapma skoru ile Çocuklar için Depresyon Ölçeği puanları arasında aynı yönlü anlamlı ilişki saptandı (r=0.123, p = 0.038). Tek değişkenli çözümlemelerde depresyonu olanlarda hiperinsülinemi, depresyonu olmayanlara gören 2.3 kat daha sık bulundu (p = 0.026). Lojistik regresyon çözümlemesinde bu ilişki kayboldu.
Sonuç: Şişmanlığın derecesi arttıkça depresyonun şiddetinin arttığını gösterdik, ancak aşırı ağırlıklı ya da şişman ergenlerde depresyon ve kardiyometabolik risk etmenleri arasında bir ilişki bulamadık.
Objective: The aim of this study was to examine whether the presence of depression in adolescents who were overweight or obese increase the likelihood of cardiometabolic risk factors.
Method: We performed a retrospective cross-sectional analysis of the data from adolescents who were overweight or obese, aged 11-18 years, who were evaluated in our clinic from January 2012 to December 2015. Depression was evaluated by “Children’s Depression Inventory”. Hypertension, dyslipidemia, hyperinsulinemia, hyperglycaemia and insulin resistance were defined as cardiometabolic risk factors. The degree of obesity was calculated as the body mass index standard deviation score.
Results: Among 283 adolescents 75 (26.5%) were overweight, and 208 (73.5%) had obesity, the mean age was 14.02±1.67 years and 168 (59.4%) of the subjects were girls. The body mass index standard deviation score was in median 2.36±0.62, Children’s Depression Inventory score was in median 12.72±6.5, and 47 (16.6%) of the participants were found depressed. Depression frequency was found higher in females than in males (p=0.047). Body mass index standard deviation score had positive correlation with Children’s Depression Inventory scores (r=0.123, p= 0.038). In univariate analysis, in depressed group hyperinsulinemia was found 2.3 times more frequent than in nondepressed group (p=0.026). In logistic regression analysis this relation disappeared.
Conclusion: We showed that severity of depression increased, as the degree of obesity increased, but we could not find any clear relationship between depression and cardiometabolic risk factors in adolescents who were overweight or obese.

15.Retrospective Analysis of Peripheral T-Cell Lymphoma Patients: Single Center ‘Real-Life’ Experience
Murat Ozbalak, Metban Mastanzade, Özden Özlük, Tarık Onur Tiryaki, Ipek Yonal Hindilerden, Mustafa Nuri Yenerel, Ali Yılmaz Altay, Gulcin Yegen, Ibrahim Oner Dogan, Meliha Nalcaci, Sevgi Kalayoglu Besisik
doi: 10.5222/BMJ.2020.28290  Pages 392 - 398 (12 accesses)
Amaç: Çevresel T hücreli lenfomalar heterojen bir hastalık grubu olup, ALK+ anaplastik büyük hücreli lenfoma dışında uzun dönem sonuçları kötüdür.
Yöntem: Merkezimizde 2002 senesinden beri tanı alıp takip olmuş 62 ardışık çevresel T hücreli lenfoma hastamızın verilerini sunmaktayız.
Ortanca takip süremiz 16 aydır.
Bulgular: İlk seri tedaviye genel yanıt oranı %53’dür. Ortanca progresyonsuz ve genel sağkalım sürelerine ALK+ anaplastik büyük hücreli
lenfoma grubunda ulaşılamamıştır. ALK negative grupta ise ortanca progresyonsuz ve genel sağkalım süreleri sırasıyla 1 ve 18 ay olarak tespit edilmiştir. Hastalık progresyonu sıklıkla histolojik olarak ALK negatif grupta gözlenmiştir. ALK negative anaplastik büyük hücreli lenfomada ileri evre hastalık, serum albumin <3,4 g/dl, serum total protein ≤6.2g/dl, serum ferritin >200 ng/ml olması, yüksek serum LDH düzeyi, B semptomları olması ve birden fazla ekstranodal tutulum bölgesi olması, progresyonla ilişkili risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Ölüm ile ilişkili risk faktörleri ise serum albumin <3.4 g/dl, serum total protein ≤6.2 g/dl, serum ferritin >200 ng/ml ve tanı anında kemik iliğinin tutulu olması olarak belirlenmiştir. Takipte 39 hasta (%64) vefat etmiştir. En sık neden ise hastalığın ilerlemesi ve enfeksiyonlardır. Dört hastada ise ikincil malinite gelişmiştir.
Sonuç: Çalışmamış, ‘gerçek yaşam’ın bir yansımasıdır. Üç hasta, tanıdan kısa süre sonra tedavi dahi verilemeden, hastalığın agresifliği
neticesinde kaybedilmiştir. ALK+ anaplastik büyük hücreli lenfoma dışı grupta CHOP tabanlı kemoterapilere alternatif bulunması gereklidir.
Objective: Peripheral T-cell lymhomas (PTCLs) represent a heterogeous group of diseases, with poor long-term outcomes excluding ALK+
anaplastic large cell lymphoma (ALCL).
Method: We represent data of our retrospective analysis of 62 consecutive PTCL cases diagnosed since 2002. Median observation time was 16 months.
Results: The overall response rate to first line treatment was 53 percent. Data related to median progression- free survival and overall survival times could not be obtained for ALK+ALCL group whereas median progression- free survival and overall survival times for ALK-negative ALCL group were 1 and 18 months, respectively. Disease progression was frequently observed histologically in ALK-negative group. For ALKnegative ALCL, advanced stage disease was defined as the presence of serum albumin <3.4 g/dl, serum total protein ≤6.2 g/dl, high serum LDH, and serum ferritin >200 ng/ml, presence of B symptoms, and extranodal involvement of more than one site. Risk factors associated with death were serum albumin <3.4 g/dl, serum total protein ≤6.2 g/dl, serum ferritin over 200 ng/ml, and bone marrow involvement at the time of diagnosis. During follow-up 39 patients (64%) died. Most common reasons were progressive disease and infections. Four patients developed secondary malignancies.
Conclusion: Our study is a reflection of the ‘real-life’. Three patients died due to disease progression shortly after diagnosis without providing
treatment due to aggressiveness of the disease. Alternatives to CHOP-based chemotherapies should be found for the ALK + non-anaplastic
large cell lymphoma group.

16.The Utility of the Callosal/Supratentorial-Supracallosal Area Ratio to Evaluate Corpus Callosum Morphometry in Children
Mehmet Öztürk, Emine Uysal, Halil Ibrahim Duran, Zuhal Ince Bayramoglu, Abidin Kilinçer
doi: 10.5222/BMJ.2020.35220  Pages 399 - 405 (20 accesses)
Amaç: Sağlıklı bir pediyatrik popülasyonda kallozal alan (KA), supratentoryal-suprakallosal alan (SSA) ve KA / SSA parametrelerini
kullanarak korpus kallozum (KK)’un morfometrik analizini yapmak ve yaş ve cinsiyete göre değişimi araştırmak.
Yöntem: Bu retrospektif çalışma, 3-17, 154 erkek ve 159 kız arasında toplam 313 çocuğu kapsamaktadır. Olgular yaşa göre üç
gruba ayrıldı: 3-6 yaş (Grup 1) (okul öncesi), 7-12 yaş (Grup 2) (preadolesan) ve 13-17 yaş (Grup 3) (ergen). KA ve SSA, T1
ağırlıklı görüntülerde sagittal düzlemde ölçüldü. KA / SSA indeksi hesaplandı. Cinsiyet grupları arasındaki yaş, KA, SSA ve oran
parametrelerindeki farklılıklar ''Mann-Whitney U'' veya t testi kullanılarak karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortalama medyum (çeyrekler arası aralık) değerleri KA (p=0,002) ve ortalama SSA değerleri (p=0,001) ve KA / SSA
oranları (p=0,04) erkeklerde kızlara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Grup 3'teki ortanca KA ve ortalama KA / SSA oranları
grup 1 ve 2'den anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). Grub 3’deki kız ve erkeklerin ortalama KA / SSA oranı değerleri Grup 1'den
anlamlı olarak yüksek (p=0,001) ve kızlarda yaş grubu 2'den anlamlı olarak daha yüksekti. KA (p=0,001, r=0,47), SSA (p=0,028,
r=0,12) ve KA / SSA oranı (p=0,001, r=0,42) ile yaş arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı. KA ile SSA (p=0,001, r=0,25) ve
KA / SSA oranı (p=0,001, r=0,87) arasında yüksek derecede anlamlı pozitif korelasyon vardı
Sonuç: Çocuklarda KA, SSA ve KA / SSA oranı değerleri yaş ve cinsiyetten etkilenmektedir. KK’u etkileyen konjenital ve edinilmiş
patolojilerin tanısında referans değerler olarak kullanılabilir.
Objective: To perform morphometric analysis of corpus callosum (CC) by using callosal area (CA), supratentorial-supracallosal
area (SSA) and CA/SSA parameters in a healthy pediatric population and to investigate changes according to age and gender.
Method: Method: This retrospective study included a total of 313 children (154 boys, 159 girls) aged between 3-17 years. The
cases were divided into three groups according to age: 3-6 years (Group 1) (pre-school), 7-12 years (Group 2) (preadolescent)
and 13-17 years (Group 3) (adolescent). CA and SSA were measured on the mid-sagittal plane on T1-weighted images. CA/
SSA index was calculated. Differences in age, CA, SSA, and ratio parameters among the gender groups were compared using
the Mann-Whitney U or the t-test.
Results: Median values of CA (p= 0.002), mean values of SSA (p=0.001) and CA/SSA ratios (p= 0.04) were significantly higher
in boys compared to girls. The median CA and mean CA/SSA ratios in Group 3 were significantly higher than Groups 1 and 2
(p= 0.001). Mean CA/SSA ratio values of boys and girls in Age Group 3 were significantly higher than Group 1 (p= 0.001) and
significantly higher than Age Group 2 in girls. There were highly significant positive correlations of age with CA (p=0.001,
r=0.47), SSA (p=0.028, r=0.12) and CA/SSA ratio (p=0.001, r=042). There was a highly significant and positive correlation
between CA and SSA (p=0.001, r=0.25) and CA/SSA ratio (p=0.001, r=0.87).
Conclusion: CA, SSA, and CA/ SSA ratio values in children are affected by age and gender. These parameters can be used as
reference values for the diagnosis of congenital and acquired pathologies affecting the corpus callosum.

17.Comparison of Immigrants and Turkish Patients in Terms of Malnutrition and its Effects on Mortality among patients hospitalized in the ICU with Gastrointestinal Cancers
Begüm Şeyda Avci, Adnan Kuvvetli, Alper Parlakgumus
doi: 10.5222/BMJ.2020.41275  Pages 406 - 411 (20 accesses)
Amaç: Bu çalışmanın amacı, mide bağırsak kanseri nedeniyle yoğun bakım ünitemize yatırılan göçmen ve Türk hastalarda malnütrisyonun
mortalite üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktır.
Yöntem: Bu çalışma ileriye dönük gözlemsel çalışma olarak yapıldı. Hastaları 103’ü Türk (% 41,3), 146'sı (% 58,7) göçmendi (Tümü
Suriyeli). Yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), hastanede kalış süresi, albümin değeri ve 30 günlük ve 6 aylık mortalite değerlendirildi. Ayrıca,
aşağıdaki değerlendirme skorlamaları hesaplandı: Subjektif Global Değerlendirme (SGA), Nütrisyon Risk Değerlendirmesi-2002 (NRS),
Charlson Komorbidite İndeksi (CCI) Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi (APACHE) II ve III.
Bulgular: Toplamda 150 (% 60,2) hastada orta düzeyde yetersiz beslenme (SGA B) varken 71 (% 28,5) hastada şiddetli beslenme
bozukluğu (SGA C) vardı. Göçmenlerde SGA C sıklığı Türk vatandaşlarına göre anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0,004). Çalışmamızdaki
genel ölüm oranı% 36,9'du. Genel ölüm oranları açısından Türk vatandaşları ve göçmenler arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p =
0.592). 30 gün içinde ölenlerde albümin değeri, APACHE II, APACHE III, CCI ve NRS skorları anlamlı olarak yüksekti. APACHE 3 skoru,
ROC analizlerine göre 30 günlük mortaliteyi tahmin etmede en başarılı olanıydı.
Sonuç: Bu çalışma yetersiz beslenmenin hem göçmenler hem de yoğun bakım ünitesinde yatan Türk vatandaşları için önemli bir sorun
olduğunu ortaya koymuştur. Yetersiz beslenme değerlendirmesi için özel araçlar olmasına rağmen, APACHE III skorunun mortaliteyi
tahmin etme olasılığının en yüksek olduğu bulunmuştur.
Objective: The aim of this study was to compare the effects of malnutrition on mortality in immigrants and Turkish patients
hospitalized in our ICU with the indication of gastrointestinal cancer.
Method: This study was performed as a prospective observational study. One-hundered and three (41.3%) patients were Turkish and
146 (58.7%) were immigrants (all Syrian). Age, body mass index (BMI), duration of hospitalization, albumin value, and 30-day and
6-month mortality rates were evaluated. Also, the following assessment tools were calculated: Subjective Global Assessment (SGA),
Nutrition risk screening-2002 (NRS), Charlson Comorbidity Index (CCI) Acute Physiology and Chronic Health Evaluation (APACHE) II
and III.
Results: In total, 150 (60.2%) patients had moderate (SGA B), while 71 (28.5%) patients had severe malnutrition (SGA C). The
frequency of SGA C in the immigrants was significantly higher than Turkish ciitzens (p=0.004). The overall mortality rate in our study
was 36.9%. No significant difference was found between Turkish citizens and immigrants in terms of overall mortality (p=0.592).
Albumin value, APACHE II, APACHE III, CCI and NRS scores were significantly higher in those that died within 30 days. The APACHE 3
score was the most successful tool in predicting 30-day mortality according to ROC analyses.
Conclusion: This study revealed that malnutrition is a significant problem for both immigrants and Turkish citizens hospitalized in the
ICU. Although there are tools specific for malnutrition assessment, APACHE III score was found to have the highest likelihood to
predict mortality.

18.Subject Index

Page E1 (7 accesses)
Abstract | Full Text PDF

19.Author Index

Page E2 (8 accesses)
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale