E-ISSN: 1305-9327 • ISSN:1305-9319
MEDICAL JOURNAL OF BAKIRKOY - Med J Bakirkoy: 16 (3)
Volume: 16  Issue: 3 - 2020
1.Cover

Pages I - V (59 accesses)

2.Contents

Pages VI - VII (35 accesses)

3.Editorial

Page VIII (24 accesses)

ORIGINAL RESEARCH
4.Association of Myeloperoxidase Gene Functional Variant with Schizophrenia and Smoking in a Turkish Population
Sacide Pehlivan, Pınar Çetinay Aydın, Mehmet Atilla Uysal, Ayse Feyda Nursal, Selin Kurnaz, Ulgen Sever, Aybike Aydin, Nazan Aydin, Mustafa Pehlivan
doi: 10.5222/BMJ.2020.18291  Pages 197 - 202 (58 accesses)
Amaç: Şizofreni (SCZ) etyopatogenezi, enflamasyon, çevresel stres faktörleri ve doğal bağışıklık sistemindeki değişiklikleri indükleyen çeşitli risk genlerini içerir. SCZ’li hastalar yüksek sigara içme oranına ve şiddetli nikotin bağımlılığına sahiptir. Peroksidaz alt familyasının bir üyesi olan miyeloperoksidaz (MPO), en çok bağışıklık hücrelerinde eksprese edilir. Bu çalışmanın amacı MPO rs2333227 varyantı ile SCZ/sigara içimi etyopatogenezi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya 54 SCZ hastası, 94 sigara içen ve 92 sağlıklı kontrol dahil edildi. MPO rs2333227 varyantı polimeraz zincir reaksiyonusınırlayıcı enzim parça uzunluk polimorfizmi (PZR-RFLP) yöntemi ile genotiplendi. OR ve %95Cl güven aralığı X2 testi kullanılarak hesaplandı. Bulgular: Çalışmada hemşirelerin %84.25’i “ERAS protokolünü bilmediklerini, %88,97’si çalıştıkları klinikte ERAS protokolü uygulamalarına yer verilmediğini, %99,21’i ise “ERAS protokolüne yönelik herhangi bir yayını takip etmediğini, %99,21’i ERAS protokolünü içeren herhangi bir eğitim almadığını belirtti. Sonuç: Çalışma örneklerimizde MPO rs22333227 G/G ve G/A genotipleri saptandı. G/G ve G/A genotiplerinin sıklığı SCZ hastalarında, sigara içenlerde ve kontrol grubunda sırasıyla, %53,7, %46,3; %56,3, %43,7; %68,9, %31,1 idi. Alel sıklıkları G: %76,9 (SCZ hastaları), %77,4 (sigara içenler), %83,7 (kontroller); A %23,1 (SCZ hastaları), %22,6 (sigara içenler), %16,3 (kontroller) idi. SCZ hastaları, sigara içenler ve kontroller arasında MPO rs2333227 varyantı alele frekansı ve genotip sıklığı açısından anlamlı bir fark yoktu. Sonra grupları kadın ve erkek olarak genotipledik. MPO rs22333227 varyant genotip dağılımı kadınlar ve erkekler arasında farklı değildi (p>0.05).
Objective: Etiopathogenesis of schizophrenia (SCZ) involves several risk genes that induce inflammation, environmental stress factors and changes in the innate immune system. Patients with SCZ have the highest rate of cigarette smoking and severe nicotine dependence. Myeloperoxidase (MPO), a member of subfamily of peroxidases, is most abundantly expressed in immune cells. The aim of this study was to investigate the relationship between the MPO rs2333227 variant and SCZ/smoking etiopathogenesis. Method: The study included 54 patients with SCZ, 94 smokers and 92 healthy controls. MPO rs2333227 variant was genotyped by polymerase chain reaction- restriction fragment length polymorphism (PCR-RFLP) method. Odds ratio (OR) and 95% confidence interval (95%CI) were calculated using the χ2 test. Results: G/G and G/A genotypes of MPO rs2333227 were detected in our study samples. The frequencies of the G/G and G/A genotypes were 53.7%, 46.3%; 56.3%; 43.7%; 68.9%, 31.1% in SCZ patients, smokers, and the control group, respectively. The allele frequencies were G: 76.9% (SCZ patients), 77.4% (smokers) 83.7% (controls); A: 23.1% (SCZ patients), 22.6% (smokers), and 16.3% (controls). There was no significant difference between the SCZ patients, smokers and controls regarding MPO rs2333227 variant either in terms of allele frequency or genotype frequency. Then we genotyped the groups as women and men. MPO rs2333227 variant genotype distribution did not differ between men and women (p>0.05). Conclusion: This study does not support the role of MPO rs2333227 variant in increasing genetic risk for SCZ/smoking in Turkish population.

5.Effectiveness Of Sonoelastography and Diffusion MRI ADC Value In Discriminating Between Malignant and Benign Lesions of the Breast
Sultan Maçin, Muhammed Akif Deniz, Yasar Bükte, Zelal Taş Deniz, Ozgur Sarıca, Aslıhan Semiz Oysu
doi: 10.5222/BMJ.2020.20592  Pages 203 - 211 (49 accesses)
Amaç: Çalışmamızda meme kitlelerinin malign-benign ayırımında sonoelastografi ve difüzyon manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tekniklerinin tanısal değerinin araştırılması ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Meme kitlesi nedeniyle Hastanemiz Radyoloji Kliniği’ne histopatolojik inceleme için başvuran hastalardan MRG tetkiki yapılmış olan 45 hastaya işlem öncesi beş puanlı ‘Tsukuba’ skorlama yöntemi kullanılarak sonoelastografik inceleme ve difüzyon MRG incelemelerinden “apparent diffusion coefficient” (ADC) ölçümleri yapıldı. Tsukuba skorlaması ve kitle ADC değerlerinin konvansiyonel yöntemlere katkıları değerlendirildi. Bulgular: Tsukuba skoru 1 ve 2 olan olguların tamamının histopatolojik inceleme sonucu benign değerlendirilmiştir. Tsukuba skoru 3 olan olguların %37,5’inin histopatoloji sonucu malign, %62,5’inin benign olarak saptanmıştır. Tsukuba skoru 4 olan olguların %80’inin patoloji sonucu malign iken, Tsukuba skoru 5 olan olguların %100’ü malign değerlendirilmiştir. Histopatoloji sonucu ile Tsukuba skorlaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum bulunmaktadır (p<0.05). Tsukuba skor 4 ve skor 5’te duyarlılık %83,3, özgüllük %96,3, pozitif kestirim değeri %93,7 ve negatif kestirim değeri %89,6 olarak bulunmuştur. Histopatolojik olarak kanıtlanmış malign kitlelerin ortalama ADC değeri 0.95±0.17x10-3 mm2/sn iken benign kitlelerin ADC değeri 1.37±0.16x10-3 mm2/sn idi. Histopatolojik olarak kanıtlanmış malign kitlelerin ortalama ADC değeri, histopatolojik olarak kanıtlanmış benign kitlelerden anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.01). Sonoelastografik değerlendirmede 1 yanlış pozitif ve 5 yanlış negatif sonuç saptandı. Yanlış negatif saptanan 4 lezyonun 3’üne ADC ölçümleri ile doğru tanı koyuldu. Bir lezyon hem sonoelastografik olarak, hem de ADC değerlerinde yanlış negatif saptandı. Sonuç: Yalnızca sonoelastografi ve ADC ölçümlerinin tek başına malign-benign ayrımında yetersiz olduğunu ancak birbirlerini tamamlayıcı alternatif yöntemler olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Objective: We aimed to evaluate the diagnostic value and comparison of sonoelastography and diffusion-weighted magnetic resonance imaging in differentiation of benign and malignant breast masses. Method: Forty-five patients who were referred to our Radiology Department for the biopsy of a known breast mass following a breast MRI were evaluated by sonoelastography using a 5-scaled Tsukuba scoring system and measurements of ADC values on diffusion weighted MRIs. Contribution of the Tsukuba scores and ADC values of the masses to the conventional methods were evaluated. Results: Histopathological results of all masses with Tsukuba scores 1 and 2 were evaluated as benign. Histopathological results of 37.5% of patients with a Tsukuba score of 3 were found to be benign and 62.5% of the patients were found to be malignant. Histopathologically 80% of the patients with a Tsukuba score of 4 were evaluated to have malignant, while all (100 %) of the patients with a Tsukuba score of 5 were considered to have malignant disease. Statistically significant correlation was found between the histopathological results and Tsukuba scoring system (p<0.05). Sonoelastographic sensitivity, specificity, positive, and negative predictive values were 83.3%, 96.3%, 93.7% and 89.6%, respectively in the patients with Tsukuba scores of 4 and 5. The mean ADC values of histopathologically proven malignant, and benign masses were 0.95±0.17x10-3 mm2/sec and 1.37±0.16x10-3 mm2/ sec, respectively. The mean ADC value of histopathologically proven malignant masses was significantly lower than histopathologically proven benign masses (p<0.01). At sonoelastographic evaluation, one false-positive and 5 false-negative results were found. Three out of 4 false-negative results were diagnosed correctly using ADC values. False-negativity was detected in one lesion diagnosed based on both sonoelastographic results, and ADC values. Conclusion: We think solely sonoelastography or ADC evaluations are inadequate, however, can be used in differentiation of benign and malignant breast masses.

6.Comparison of Serum and Salivary Alpha-Fetoprotein Levels in Pregnancies Complicated with Neural Tube Defects
Talip Karaçor, Mehmet Bülbül, Mehmet Can Nacar, Pınar Kırıcı, Muhittin Önderci, Nurullah Peker, Sibel Sak
doi: 10.5222/BMJ.2020.03164  Pages 212 - 217 (44 accesses)
Amaç: Gebelikte nöral tüp defekti (NTD) taramasında kullanılan alfa-fetoproteinin (AFP) serum ve tükürük değerlerini karşılaştırmak. NTD taramasında serum yerine tükürük örneğinin kullanıp kullanılamayacağını araştırmak. Yöntem: Çalışma Mayıs 2018 - Kasım 2019 tarihleri arasında Adıyaman Üniversitesi’nde yapıldı. Çalışmaya gebeliği NTD ile komplike olmuş 41 gebe ve sağlıklı gebeliği olan 44 gebe dâhil edildi. Her iki grup gebelerden 3 ml venöz kan ve 2 ml tükürük örneği alındı. Serum ve tükürük numuneleri seyreltilmedi. AFP konsantrasyonu, ticari olarak temin edilebilen enzim bağlı immünolojik test kullanılarak 450 nm’de ölçüldü. Kitin intra‐ ve inter‐ test tahlil katsayısı (CV) sırasıyla <% 8 ve <% 10 idi. Verilerin analizi için SPSS 21 programı kullanıldı. Sürekli değişen parametrelerin analizi için Mann-Whitney Test kullanıldı. Korelasyon katsayısı Spearman testi ile hesaplandı. İstatistiksel anlamlılık için 0,05’den küçük p değeri kabul edildi. Bulgular: İki grup arasında serum ve tükürük AFP değerleri karşılaştırıldığında, AFP değeri her iki örnekte de NTD grubunda istatistiki olarak daha yüksek saptandı (p<0,001, p<0,001). Her iki grupta Serum ve tükürük AFP değerleri için yapılan korelasyon analizinde pozitif yönde güçlü korelasyon elde edildi (r=0,730, p<0,001). Serum AFP için cut-off değer 0,26 alındığında %100 sensitivite ve %90 spesifisite ile NTD belirlenebilir (AUC: 0,932, p<0,001). Tükürük AFP için cut-off değeri 0,034 alındığında, %95 sensitivite ve %92 spesifisite ile NTD’ni belirleyebilir (AUC: 1,00, p<0,001). Sonuç: Tükürük ve serum AFP değerleri güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. AFP ölçümü ile yapılan NTD taramasında tükürüğün kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Objective: To compare the serum and salivary values of alpha-fetoprotein (AFP) used in screening neural tube defects (NTD) during pregnancy. To investigate whether saliva can be used instead of serum in NTD screening. Method: The study was conducted between May 2018 - November 2019 at Adıyaman University. The study included 41 pregnant women complicated by NTD and 44 healthy pregnant women. Three ml venous blood and 2 ml saliva samples were taken from both groups. Serum and saliva samples were not diluted. AFP concentration was measured at 450 nm by using commercially available enzyme-linked immunoassay. The intra‐, and inter- test assay coefficients (CVs) of the kit were <8% and <10%, respectively. SPSS 21 program was used for data analysis. Mann-Whitney Test was used for the analysis of continuously changing parameters. The correlation coefficient was calculated by Spearman test. A p value of less than 0.05 was accepted for statistical significance. Results: When serum and salivary AFP values were compared between the two groups, the AFP values were found to be higher in both NTD group samples (p<0.001, p<0.001). In both groups, correlation analysis for serum and salivary AFP values showed a strong positive correlation (r=0.730, p<0.001). When the cut-off value for serum AFP is taken as 0.26, NTD can be determined with 100% sensitivity and 90% specificity (AUC: 0.932, p<0.001). When the cut-off value for salivary AFP is taken as 0.034, it can detect NTD with 95% sensitivity and 92% specificity (AUC: 1.00, p<0.001). Conclusion: Salivary and serum AFP values showed strong positive correlation between themselves. We believe that saliva can be used in NTD screening performed by AFP measurement.

7.Evaluation of Systemic Steroid Response via Digital Infrared Thermal Imaging (DITI) in Patients with Idiopathic Granulomatous Mastitis
Murat Şendur, Engin Hatipoğlu, Varol Celik
doi: 10.5222/BMJ.2020.30602  Pages 218 - 223 (55 accesses)
Objective: The aim of this study is to evaluate the pre-treatment and post-treatment thermography images of patients who received steroid treatment with a diagnosis of granulomatous mastitis, and to determine whether the thermography device is an effective imaging method in the follow-up. Method: This retrospective study was conducted by the Breast Surgery Working Group of Cerrahpaşa Medical Faculty, Department of General Surgery. Fifteen patients who applied to the center between January 1, 2013 and May 31, 2015, and received steroid treatment due to granulomatous mastitis were included in the study. Digital Infrared Thermal Imaging (DITI) results at the beginning and end of the treatment were compared. Results: The mean age of the patients was 34.6±8.0 years with a range of 22-50 years. Mean values of DITI before steroid treatment of the inflamed area was 34.3±0.7°C which was significantly higher than the post-treatment mean DITI (31.1±1.1°C). The mean pre-treatment, and post-treatment DITI values recorded in healthy breasts were 30.1±1.3°C and 29.6±1.1°C, respectively. The DITI values of patients with granulomatous mastitis were significantly higher than the results of the healthy group, both before and after treatment. In the pre-treatment DITI measurements, the thermographic image demonstrated a discerning septal image which was considered to show the region where inflammation was severe. The appearance of this ‘serpentine’ image, which was detected in 8 patients before the treatment, disappeared as a result of treatment. Conclusion: Systemic steroid treatment is an effective option in the treatment of patients with granulomatous mastitis, and our results have shown that DITI can be used in the follow-up of response to treatment. Keywords: Granulomatous mastitis, systemic steroid treatment, response to treatment, digital infrared tranformation inductor ÖZ Amaç: Bu çalışmanın amacı, granülomatöz mastit tanısı ile steroid tedavisi alan hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası infrared termografi görüntülerinin değerlendirilmesi ve infrared termografi cihazının takipte etkili bir görüntüleme yöntemi olup olmadığını belirlemektir. Yöntem: Bu retrospektif kohort çalışması Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Meme Cerrahisi Çalışma Grubu tarafından gerçekleştirildi. 1 Ocak 2013 ile 31 Mayıs 2015 tarihleri arasında merkeze başvuran ve granülomatöz mastit nedeniyle steroid tedavisi alan 15 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavinin başlangıcında ve sonunda dijital Infrared Termal Görüntüleme (DITI) sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 34,6±8,0 olup 22-50 yaş aralığındaydı. İnflamasyonlu bölgenin steroid tedavisinden önceki DITI değerleri (34,3±0,7°C), tedavi sonrası ortalamadan (31,1±1,1°C) istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksekti. Sağlıklı memelerde kaydedilen ortalama tedavi öncesi DITI ölçümü tekrar ölçümde 30,1±1,3°C ve 29,6±1,1°C idi. Granülomatöz mastitli hastaların DITI sonuçları, tedaviden önce ve sonra sağlıklı grubun sonuçlarından anlamlı derecede yüksekti. Tedavi öncesi DITI ölçümlerinde, termografik görüntü, inflamasyonun şiddetli olduğu bölgeyi gösterdiği düşünülen ayırt edici bir septal görüntü gösterdi. Tedaviden önce 8 hastada saptanan bu “serpantin” görüntüsünün görünümü, tedavi sonucunda ortadan kayboldu. Sonuç: Granülomatöz mastitli hastaların tedavisinde sistemik steroid tedavisi etkili bir seçenektir, sonuçlarımız DITI’nin tedaviye yanıt takibinde kullanılabileceğini göstermektedir.
Objective: The aim of this study is to evaluate the pre-treatment and post-treatment thermography images of patients who received steroid treatment with a diagnosis of granulomatous mastitis, and to determine whether the thermography device is an effective imaging method in the follow-up. Method: This retrospective study was conducted by the Breast Surgery Working Group of Cerrahpaşa Medical Faculty, Department of General Surgery. Fifteen patients who applied to the center between January 1, 2013 and May 31, 2015, and received steroid treatment due to granulomatous mastitis were included in the study. Digital Infrared Thermal Imaging (DITI) results at the beginning and end of the treatment were compared. Results: The mean age of the patients was 34.6±8.0 years with a range of 22-50 years. Mean values of DITI before steroid treatment of the inflamed area was 34.3±0.7°C which was significantly higher than the post-treatment mean DITI (31.1±1.1°C). The mean pre-treatment, and post-treatment DITI values recorded in healthy breasts were 30.1±1.3°C and 29.6±1.1°C, respectively. The DITI values of patients with granulomatous mastitis were significantly higher than the results of the healthy group, both before and after treatment. In the pre-treatment DITI measurements, the thermographic image demonstrated a discerning septal image which was considered to show the region where inflammation was severe. The appearance of this ‘serpentine’ image, which was detected in 8 patients before the treatment, disappeared as a result of treatment. Conclusion: Systemic steroid treatment is an effective option in the treatment of patients with granulomatous mastitis, and our results have shown that DITI can be used in the follow-up of response to treatment.

8.Penetrating Injuries of Peripheral Vascular Structures: Short Term Follow-up Study
Yusuf Kuserli, Mehmet Ali Yeşiltaş, Ali Aycan Kavala, Saygın Türkyılmaz, Ahmet Ozan Koyuncu
doi: 10.5222/BMJ.2020.77486  Pages 224 - 230 (43 accesses)
Amaç: Delici kesici alet yaralanmaları (DKAY) sık gördüğümüz ve acil tedavi gerektiren bir durumdur. Erken tanı ve tedavi bu hasta grubunda mortalite ve morbiditeyi azaltır.
Yöntemler: Çalışmamızda 2016 Ocak ile 2019 Eylül arasında DKAY sebebiyle ameliyat ettiğimiz 168 hastayı retrospektif olarak inceledik. Hastaların demografik özellikleri, tanı ve izlem sırasındaki klinik bulguları ile 3. ay doppler ultrason bulguları değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmamızda 168 hastada, 244 vasküler yapı onarımı yapıldı. 54 olgu (%22) ile en sık yaralanan vasküler yapı femoral arter olarak saptandı. Yaralanan diğer vasküler yapılar sırasıyla 47 olguda (%19) radial arter, 33 olguda (%14) yüzeyel femoral ven, 28 olguda (%11) derin femoral ven, 23 olguda (%9) ulnar arter, 21 olguda (%9) brakial arter, 12 olguda (%5) popliteal arter, 9 olguda (%4) posterior tibial arter ve 3 olguda (%1) anterior tibial arterdi. Cerrahi teknik olarak 57 hastada (%23) primer onarım, 92 hastada (%38) uç-uca anastomoz tercih edildi, 60 hastada (%25) safen ven greft ve 35 hastada (%14) PTFE (polytetrafloretilen) greft interpozisyonu uygulandı. Femoral arter tamiri yapılan 2 hastada (%1.19) kompartman sendromu gelişti ve fasyotomi ihtiyacı oldu. Kemik fraktürü ve vasküler yaralanması olan bir hastaya ise taburculuk sonrası osteomyelit ve nekroz sebebiyle ortopedi kliniği tarafından amputasyon uygulandı. 3. ay doppler kontrollerinde hiçbir hastada %70 üzeri darlık saptanmadı ve herhangi bir girişim gereksinimi olmadı.
Sonuç: Delici kesici alet yaralanması olan hastaların hastaneye vakit kaybetmeden ulaşması ve acil serviste vasküler yaralanma şüphesi ile yaklaşım, uzuv kaybını ve mortaliteyi azaltmak için önemlidir.
Objective: Penetrating vascular injuries are medical conditions that we often come across and require urgent treatment. Early diagnosis and treatment play a big role reducing the mortality and morbidity in patients suffering from penetrating vascular injuries. Method: We retrospectively observed 168 patients who were operated by us between January 2016 and September 2019 because of peripheral vascular injuries. Demographic features, clinical findings at diagnosis and follow-up and 3rd month arterial duplex ultrasound (DUS) findings were evaluated. Results: In our study, 244 vascular structures were repaired in 168 patients. The most commonly injured vascular structure was femoral artery in 54 (22%) cases. Other injured vascular structures were radial artery in 47 (19%), superficial femoral vein in 33 (14%), deep femoral vein in 28 (11%), ulnar artery in 23 (9%), brachial artery in 21 (9%), popliteal artery in 12 (5%), posterior tibial artery in 9 (4%) and the anterior tibial artery in 3 (1%) cases When it comes to surgical techniques, while primary repair was performed in 57 (23%), and end-to-end anastomosis in 92 patients (38%). As a graft material saphenous vein was used in 60 (25%) and PTFE (polytetraflorethylene) in 35 patients (14%). Two patients (1.19%) with femoral artery repair had suffered from compartment syndrome and fasciotomy had to be done. In a patient with bone fracture accompanied to vascular injury, amputation was performed by the orthopedic clinic due to severe osteomyelitis and necrosis after discharge. At follow-up control after 3 months, stenosis above 70% was not detected with arterial duplex ultrasound (DUS) in any patient and no intervention was required. Conclusion: Immediate arrival of patients with penetrating injuries to the hospitals and approach to the patient in consideration of vascular injury in the emergency rooms are significantly important in reducing limb loss and mortality.

9.Evaluation of Metabolic and Nutritional Status of Children with Autism Spectrum Disorders: Results of a Single Center in Turkey
Melike Ersoy, Mehmet Murat, Semra Yilmaz
doi: 10.5222/BMJ.2020.44153  Pages 231 - 239 (50 accesses)
Amaç: Bu çalışmanın amacı çocuk otizm spectrum bozukluğu hastalarında kalıtsal metabolik hastalık ve metabolik disfonksiyonun varlığı ile beslenme durumunun biyobelirteçlerini değerlendirmektir. Yöntem: Ekim 2014-Kasım 2017 tarihleri arasında Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Pediatrik Metabolik Hastalıklar Polikliniğine başvuran 239 ASD tanısı almış çocuğun biyokimyasal ve metabolik tarama analizleri rektospektif olarak incelendi. Bulgular: Katılımcıların ortalama yaşı 56 ay±34 ay (19-168 ay) olup, bunların % 77,4’ü erkekti. iki vaka mitokondriyal hastalık ve her birinden birer Hiperprolinemi tip 1(HPI-1), guanidinoasetatemetiltransferaz (GAMT) eksikliği, hafif fenilketonüri, 3-metil krotonil CoA karboksilaz eksikliği (3-MCC), orta zincirli yağ asidi oksidasyon defekti (MCAD), klasik tip homosistinüri (sistatiyonin β-sentaz eksikliği) olacak şekilde vakaların %3,4’ine (n: 8) kalıtsal metabolik hastalık tanısı konuldu. ASD olgularının % 5,4’ünde (n: 13) mitokondriyal disfonksiyon bulgusu mevcuttu. VitB12 düzeyi tüm hastaların% 38’inde (n: 79) yüksek ve % 1’inde (n: 2) düşüktü. 25-OH D vitamini düzeyi olguların% 28.5’inde (n: 55) normal,% 71.5’inde (138) yüksekti. Olguların % 8.2’sinde (n: 17) folat düzeyi yüksekti ve hiçbir katılımcının folat düzeyi düşük bulunmadı. Sonuç: Otizm spectrum bozukluklarında hastaların metabolik profilleri ve nutrient düzeylerinin standart bir panel ile değerlendirilmesi, tedavi edilebilir metabolik hastalıklar ve edinsel metabolik bozukların tanınmasını sağlayacaktır.
Objective: The aim of this study is to evaluate the presence of inherited metabolic disordes and metabolic dysfunction and also biomarkers of nutritional status in pediatric patients with autism spectrum disorders. Method: Biochemical and metabolic screening analyzes of 239ASD diagnosed children who were admitted to the Pediatric Metabolic Diseases Outpatient Clinic in Bakırköy Dr. Sadi Konuk Training and Research Hospital between October 2014 and November 2017, were evaluated rectospectively. ASD diagnosis were done according to DSM-5 (APA, 2013) criteria. Results: The mean age of the participants was 56±34 months (19 -168 months), and 77.4% of them were male. IMD was present in 3,4% (n: 8) which those were two mitochondrial diseases and the one each hyperprolinemia type 1(HPI-1), guanidinoacetatemethyltransferase (GAMT) deficiency, mild phenylketonuria, 3-methyl crotonyl CoA carboxylase deficiency (3-MCC), middle-chain fatty acid oxidation defect (MCAD), classic type homocystinuria (cystathionine ß-synthase deficiency). Mitochondrial dysfunction sign was present in % 5,4 (n: 13) of ASD cases. VitB12 level was high in 38% (n: 79) and low in 1% (n: 2) of all patients. The 25-OH vitamin D level was in normal range in 28.5% (n: 55) and high in 71.5% (138) of cases. Folate level was high in 8.2% (n: 17) of cases and no participant had low levels of folate. Conclusion: Evaluation of patients’ metabolic profiles and nutrient levels with a standard panel in autism spectrum disorders will provide recognition of treatable metabolic diseases and acquired metabolic disorders.

10.Our Surgical Experience in Choledoch Opening Anomalies
Ahmet Gokhan Saritas, Abdullah Ülkü, Uğur Topal, Kubilay Dalcı, Burak Yavuz, Oguz Uskudar, Atilgan Tolga Akcam
doi: 10.5222/BMJ.2020.22932  Pages 240 - 247 (48 accesses)
Amaç: Koledok açılım anomalisinin tedavisi endoskopik ya da cerrahi yöntemler ile yapılmaktadır. Endoskopik girişimlerin yanısıra cerrahi tedavi endikasyonları, uygulanan cerrahi yöntemler ve bu yöntemlere ait komplikasyonların literatür eşliğinde sunulması amaçlanmıştır. Yöntem: Kliniğimizde Kasım 2014 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında koledok açılım anomalisi nedeni ile cerrahi tedavi uygulanan olgular retrospektif olarak analiz edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, başvuru semptomları, tanı yöntemleri, tedavi prosedürleri, komplikasyonlar ve postoperatif dönemdeki takip bilgileri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza toplam 8 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 64,3 idi. Erkek cinsiyet %75 (n=6), kadın cinsiyet %25 (n=2) idi. En sık başvuru semptomu karın ağrısı (%50) ve bilyer kolik (%25) idi. Kolestaz enzimleri hastaların %75’inde yüksek bulundu. Yüzde elli olguda ise hiperbilluribinemi mevcuttu. Ektopik bilyer drenaj en sık (%75) bulbus, ikinci sıklıkta ise (%25) postbulber bölgede idi. En sık uygulanan cerrahi işlem (%62,5) hepatikojejunostomi, %25 olguda ise koledokoduodenostomi idi. Sonuç: Koledok açılım anomalisi tedavisinde endoskopik yöntemlerin yanısıra cerrahi tedavi yöntemleri de uygulanabilmektedir. Cerrahi tedavi uygulanan hastalarda anastomoz kaçağı, duodenal ülser kanaması ve sfinkterotomi alanından kanama açısından dikkatli olunmalıdır.
Objective: The treatment of anomalous opening of the common bile duct opening is performed by endoscopic or surgical methods. In addition to endoscopic procedures, indications of surgical treatment, surgical procedures and complications related to these methods are aimed to be presented in the light of the literature. Method: Patients who underwent surgical treatment for anomalous opening of the common bile duct between November 2014 and August 2018 were analyzed retrospectively. Demographic characteristics, presenting symptoms, diagnostic methods, treatment procedures, complications and postoperative follow-up information were analyzed. Results: A total of 8 patients were included in the study. The mean age was 64.3 years. Male, and female patients constituted 75% (n=6) and 25% (n=2) of the study population. The most common presenting symptoms were abdominal pain (50%) and biliary colic (25%). Cholestatic enzymes were found to be high in 75% of the patients. Fifty-one patients had hyperbilirubinemia. Ectopic biliary drainage was most commonly (75%) located at the bulbus and the second most common (25%) localization was the post-bulbar region. The most common surgical procedure was hepaticojejunostomy (62.5%) and choledochoduodenostomy was performed in 25% of the cases. Conclusion: Surgical treatment methods can be used in addition to endoscopic methods in the treatment of anomalous common bile duct opening. Caution should be exercised in patients undergoing surgical treatment for anastomotic leakage, duodenal ulcer bleeding and bleeding from the area of sphincterotomy.

11.The Clinicopathologic Features and the Factors Associated with the Survival in Light -Chain Amyloidosis Patients: A Single Center Descriptive Study
Pelin Aytan, Mahmut Yeral, Cigdem Gereklioglu, Mutlu Kasar, Aslı Korur, Nurhilal Buyukkurt, Süheyl Asma, Ilknur Kozanoğlu, Hakan Özdoğu, Can Boga
doi: 10.5222/BMJ.2020.07078  Pages 248 - 255 (43 accesses)
Amaç: Hafif zincir amiloidozlu (AL) hastalarda klinikopatolojik özelliklerin ortaya konması ve sağ kalım ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi. Yöntem: Hematoloji kliniğinde takip edilen tüm AL tanısı almış hastalar çalışmaya dahil edildi. Klinikopatolojik veriler toplandı. Hayatta olan hastalar ile ölmüş olan hastalar karşılaştırıldı. Toplam sağ kalım ile ilişkili faktörler, sistemik inflamatuvar belirteçler de dahil olmak üzere analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 16 hastada tahmin edilen toplam sağ kalım 58,6±10,8 ay ve 5 yıllık sağ kalım %52,1 olarak bulundu. Çalışma süresinde hastaların %43,8’i öldü. En sık görülen şikayetler gastrointestinal ve respiratuvar semptomlardı. Miyokard ve renal biyopsilerde amiloid hastaların sırasıyla %31,3 ve %25’inde pozitif olarak bulundu. Kemik iliği değerlendirmesinde hastaların %18,8’inde miyelom tespit edildi ve amiloid kemik iliği biyopsilerinin %31,3’ünde pozitif idi. Hayatta kalan ve ölen hastalar arasında sistemik inflammatuvar belirteçler açısından fark yoktu. Sadece immunoglobulin M’nin ölen hastalarda daha anlamlı olarak düşük olarak bulundu ve IgM toplam sağ kalım ile bağımsız olarak ilişkili tek faktör olarak bulundu. Daha düşük IgM seviyeleri azalmış toplam sağ kalım ile ilişkili idi. IgM için 75,4 mg/dL eşik değerinin hayatta kalma ön görüsü için %71,4 sensitivite ve %66,7 spesifisiteye sahip olduğu bulundu. Sonuç: AL geniş bir klinik yelpazeye sahip, nadir görülen, ilerleyici, sistemik bir hastalıktır. Hastalık en sık gastrointestinal ve respiratuvar şikayetlerle kendini gösterir. IgM sağ kalım için bağımsız bir ön gördürücü olarak görülmektedir ve prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.
Objective: To present the clinicopathologic features and assess the factors related to the survival in light- chain amyloidosis (AL) patients. Method: All the patients with AL diagnosis being followed-up in the hematology department were recruited in the study. Clinicopathologic data were obtained. Factors related with overall survival (OS) including systemic inflammatory response markers were analyzed. Results: In 16 AL patients, the estimated OS was 58.6±10.8 months, with a-5-year- survival rate of 52.1%. While, 43.8% of the patients died during the study period. Gastrointestinal and respiratory complaints were the most frequent symptoms. Myocardial and renal biopsies were amyloid positive in 31.3% and 25% of the patients respectively. Myeloma was diagnosed in 18.8% and amyloid was positive in 31.3% of the bone marrow biopsies. There was no difference between surviving and deceased patients with respect to laboratory findings including systemic inflammatory markers. Only immunoglobulin M was significantly lower in the deceased patients and IgM was found to be the only factor independently associated with OS. Lower IgM levels were associated with decreased OS. An IgM value of 75.4 mg/dL was found as a cut-off value with a sensitivity and specificity of 71.4% and 66.7% respectively for the prediction of survival status. Conclusion: AL is a rare, progressive, systemic disease with a wide spectrum of clinical presentations. The disease most commonly presents with gastrointestinal and respiratory complaints. IgM level seems to be an independent predictor of survival and may be used as a prognostic marker.

12.Is the Use of a Stapler for Ileocolic Anastomosis Linked to Anastomotic Leakage?
Tolga Olmez, Orhan Uzun, Omer Ozduman, Selcuk Gulmez, Ayhan Oz, Erdal Polat, Mustafa Duman
doi: 10.5222/BMJ.2020.07769  Pages 256 - 262 (45 accesses)
Amaç: Sağ hemikolektomi ve ileokolik anastomozda stapler kullanımının anastomoz kaçağı (AK) üzerine etkisi belirsizdir. Bu çalışmada, merkezimizde, anastomozunstapler yardımlı veya elle yapılmış olmasının anastomoz kaçağı üzerine etkisi araştırılacak ve kısa dönem mortalite sonuçları sunulacaktır. Yöntem: Bu çalışma, retrospekif bir çalışma olarak, sağ kolon veya hepatic fleksura kanseri nedeniyle sağ hemikolektomi ve ileokolik anastomoz yapılan hastaların dosyalarının taranması şeklinde planlandı. On sekiz yaş ve üzeri hastalar, elektif ameliyatlar çalışmaya dâhil edildi. Acil ameliyatlar çalışma dışı bırakıldı. İleokolik anastomoz tekniği stapler ile veya elle dikiş olarak kayıt edildi. AK, 1. ve 6. aydaki mortalite oranları bu iki grupta karşılaştırıldı. Bulgular: Ocak 2013 ile Aralık 2018 arasında sağ kolon adenokarsinoması nedeniyle sağ hemikolektomi yapılan toplam 101 hastadan 66 (65,3%) hastaya elle dikiş ile anastomoz yapılırken 35 (34,7%) hastanın ileokolik anastomozu stapler ile yapıldı.Postoperative komplikasyon gelişimi ve patolojik sonuçlar bakımından gruplar arası istatiksel olarak fark yoktu. Elle dikiş anastomozda 1 (1,5%), stapler anastomozda ise 2 (5,7%) hastada AK gelişti, ancak bu fark istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,23). Sadece intraoperative kan transfüzyonu anastomoz kaçağı için risk faktörü olarak saptandı (p=0,002). Bir aylık ve 6 aylık mortalite oranlarında da gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Bu çalışma bize gösterdiki, sağ hemikolektomi sonrası ileokolik anastomozdastapler kullanımı AK riskini arttırmamaktadır. Ayrıca kısa dönem mortalite üzerine de olumsuz etkisi yoktur. Son yıllarda yapılmış ve AK için stapleri suçlayıcı çalışmaların aksine biz ileokolik anastomozda staplerin güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.
Objective: The effect of stapler use on anastomotic leakage (AL) is uncertain in right hemicolectomy and ileocolic anastomosis. In this study, the effect of hand -sewn or assisted anastomosis performed in our center on anastomotic leakage will be investigated and short-term mortality results will be presented. Method: The present study was planned as a retrospective review of the medical charts of patients who underwent right hemicolectomy and an ileocolic anastomosis for the treatment of right colon cancer. Patients 18 years and older, elective surgeries were included in the study. Emergency surgeries were excluded. Ileocolic anastomosis performed with staples or using hand-sewn technique was recorded. Anastomotic leakage and mortality rates ta 1., and 6. postoperative months were compared. Results: Of the 101 patients who underwent right hemicolectomy for a right colon adenocarcinoma, 66 (65.3%) underwent hand-sewn anastomosis and 35 (34.7%) ileocolic anastomosis using staplers. Anastomotic leakage developed in one patient (1.5%) in the hand-sewn group and in two patients (5.7%) in the stapled anastomosis group, although the difference was not statistically significant (p=0.23). Mortality rates at 1 month and 6 months did not differ significantly between the groups. Conclusion: The present study shows that a stapled ileocolic anastomosis after a right hemicolectomy doesn’t increase the risk of anastomotic leakage, and also has not any unfavorable effect on mortality in the short term.

13.Dosimetric Comparison of Volumetric Modulated Arc Therapy and Helical Tomotherapy for Hippocampal-Avoidance Prophylactic Whole Brain Radiotherapy(HA-PWBRT) in Small Cell Lung Cancer;Treatment Plans Based Study
Ozlem Yetmen Dogan, Nilsu Cini, Sevecen Seyhun Nasir Can
doi: 10.5222/BMJ.2020.40327  Pages 263 - 271 (36 accesses)
Amaç: Perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde postoperatif morbidite basit apandisitlere göre daha fazla gelişmektedir. Biz bu çalışmada, perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde morbidite gelişimine etki eden risk faktörlerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Perfore apandisit nedeniyle laparoskopik apendektomi yapılan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Perforasyon bulgusu ameliyatı yapan cerrahlar tarafından belgelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşı, cinsiyeti, Charlson Komorbidite Indeksi (CCI), vücut kitle indeksi (VKİ) ASA skorları, semptom başlangıç ve hastane başvuru ile ameliyat arasında geçen süreleri, ameliyat bulguları, perforasyon yerleri, ameliyat şekilleri, güdük kapatma materyalleri, lökosit değerleri, patoloji sonuçları ve postoperatif morbiditeleri kayıt altına alındı. Veriler morbidite gelişen ve gelişmeyen hastalarda karşılaştırıldı ve p değeri anlamlı çıkan değişkenlerin multivariate regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde mobidite gelişme oranı %22.14 (66/298) olarak izlenmiştir. Multivariate regresyon analizinde semptom başlangıcının üzerinden 72 saat geçmesi, ameliyat bulgularına göre perforasyon yerinin radiks olması, DSS’ye göre ameliyat bulgusunda grade 5 diffuz peritonit tablosu olması, laparoskopiden açığa dönülmesi ve post operatif histopatolojik bulguda gangren veya nekroz olması post operatif morbidite gelişimi üzerine etkili risk faktörleri olarak bulunmuştur (p=0.013, olasılık oranı=1,455; p=0.010, olasılık oranı=2.009; p=0.002, olasılık oranı=2.648; p=0.014, olasılık oranı=6.537; p=0.003, olasılık oranı=1.843; sırasıyla). Sonuç: Perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde post operatif morbidite gelişimi geç başvuru, diffüz peritonit gelişimi, açığa dönüş, radiks perforasyonu ve nekroz varlığı ile ilişkilidir. Olasılık oranlarına göre morbidite gelişme ihtimali en yüksek olan risk faktörü açığa dönüş olarak bulunmuştur. Apandisit perforasyonu tanısı alan hastaların olabildiğince erken ameliyat edilmesi, rutin dren yerleştirilmemesi ve morbidite gelişimini önlemek için mümkün olduğunca laparoskopik yaklaşım uygulanması gerektiğini düşünüyoruz.
Objective: Postoperative morbidity may occur more in laparoscopic treatment of perforated appendicitis than simple appendicitis. In this study, we aimed to investigate the risk factors affecting the development of morbidity in laparoscopic treatment of perforated appendicitis. Method: The files of patients who underwent laparoscopic appendectomy due to perforated appendicitis were analysed retrospectively. Finding of perforation has been documented by surgeons who performed surgery. Information on the patients such as age, gender, Charlson Comorbidity Index (CCI), body mass index (BMI), ASA scores, symptom onset time, time between hospital admission and surgery, surgical findings, perforation sites, type of surgery, stump closure materials, white blood cell counts, pathology results and postoperative morbidities were recorded. Data were compared between patients with and without morbidity, and multivariate regression analysis of variables with significant p value was performed. Results: The rate of morbidity development in laparoscopic treatment of perforated appendicitis was 22.14% (66/298). In multivariate regression analysis, the onset of symptoms longer than 72 hours, proximal perforation, grade 5 diffuse peritonitis in surgical finding according to Disease Severity Score (DSS), conversion from laparoscopic to open surgery and gangrene or necrosis in histopathological finding were found to be effective risk factors in the development of morbidity. (p=0.013, odds ratio=1,455, p=0.010, odds ratio=2.009, p=0.002, odds ratio=2.648, p=0.014, odds ratio=6.537, p=0.003, odds ratio=1.843; respectively). Conclusion: The development of postoperative morbidity in laparoscopic treatment of perforated appendicitis is associated with late admission development of diffuse peritonitis, conversion to open surgery, proximal perforation and presence of necrosis. According to odds ratio, the risk factor with the highest probability of developing morbidity was found to be conversion to open surgery. We think that patients diagnosed with perforated appendicitis should be operated on as early as possible, routinely placing a drain should be avoided, and laparoscopic approach should be preferred as much as possible to reduce the morbidity rates.

14.Risk Factors affecting postoperative morbidity in laparoscopic treatment of perforated appendicitis, a single center experience
Ahmet Sürek, Mehmet Karabulut
doi: 10.5222/BMJ.2020.33043  Pages 272 - 279 (47 accesses)
Amaç: Perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde post operatif morbidite basit apandisitlere göre daha fazla gelişmektedir. Biz bu çalışmada, perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde morbidite gelişimine etki eden risk faktörlerini araştırmayı amaçladık.
Metod: Perfore apandisit nedeniyle laparoskopik apendektomi yapılan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Perforasyon bulgusu ameliyatı yapan cerrahlar tarafından belgelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşı, cinsiyeti, Charlson Comorbidity Indeksi(CCI), body max index(BMI), ASA skorları, semptom başlangıç ve hastane başvuru ile ameliyat arasında geçen süreleri, ameliyat bulguları, perforasyon yerleri, ameliyat şekilleri, güdük kapatma materyalleri, lökosit değerleri, patoloji sonuçları ve postoperatif morbiditeleri kayıt altına alındı. Veriler morbidite gelişen ve gelişmeyen hastalarda karşılaştırıldı ve p değeri anlamlı çıkan değişkenlerin multivariate regresyon analizi yapıldı.
Bulgular: Perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde mobidite gelişme oranı %22.14 (66/298) olarak izlenmiştir. Multivariate regresyon analizinde semptom başlangıcının üzerinden 72 saat geçmesi, ameliyat bulgularına göre perforasyon yerinin radiks olması, DSS’ye göre ameliyat bulgusunda grade 5 diffuz peritonit tablosu olması, laparoskopiden açığa dönülmesi ve post operatif histopatolojik bulguda gangren veya nekroz olması post operatif morbidite gelişimi üzerine etkili risk faktörleri olarak bulunmuştur (p=0.013, odds ratio=1,455, p=0.010, odds ratio=2.009, p=0.002, odds raito=2.648, p=0.014, odds ratio=6.537, p=0.003, odds ratio=1.843; sırasıyla).
Sonuç: Perfore apandisitlerin laparoskopik tedavisinde post operatif morbidite gelişimi geç başvuru, diffüz peritonit gelişimi, açığa dönüş, radiks perforasyonu ve nekroz varlığı ile ilişkilidir. Odds ratio oranlarına göre morbidite gelişme ihtimali en yüksek olan risk faktörü açığa dönüş olarak bulunmuştur. Apandisit perforasyonu tanısı alan hastaların olabildiğince erken ameliyat edilmesi, rutin dren yerleştirilmemesi ve morbidite gelişimini önlemek için mümkün olduğunca laparoskopik yaklaşım uygulanması gerektiğini düşünüyoruz.
Objective: Post-operative morbidity may occur more in laparoscopic treatment of perforated appendicitis than simple appendicitis. In this study, we aimed to investigate the risk factors affecting the development of morbidity in laparoscopic treatment of perforated appendicitis.
Method: The files of patients who underwent laparoscopic appendectomy due to perforated appendicitis were analysed retrospectively. Perforation finding has been documented by surgeons who performed surgery. Information on the patients such as age, gender, Charlson Comorbidity Index (CCI), body max index (BMI), ASA scores, symptom onset time, time between hospital admission and surgery, surgical findings, perforation sites, type of surgery, stump closure materials, white blood cell values, pathology results and postoperative morbidities were recorded. Data were compared between patients with and without morbidity, and multivariate regression analysis of variables with significant p value was performed.
Results: The rate of morbidity development in laparoscopic treatment of perforated appendicitis was 22.14% (66/298). In multivariate regression analysis, the onset of symptoms longer than 72 hours, proximal perforation, grade 5 diffuse peritonitis in surgical finding according to Disease Severity Score (DSS), conversion and gangrene or necrosis in histopathological finding were found to be effective risk factors in the development of morbidity. (p=0.013, odds ratio=1,455, p=0.010, odds ratio=2.009, p=0.002, odds ratio=2.648, p=0.014, odds ratio=6.537, p=0.003, odds ratio=1.843; respectively).
Conclusion: The development of post-operative morbidity in laparoscopic treatment of perforated appendicitis is associated with late admission development of diffuse peritonitis, conversion to open surgery, proximal perforation and presence of necrosis. According to odds ratio, the risk factor with the highest probability of developing morbidity was found to be conversion to open surgery. We think that patients diagnosed with perforated appendicitis should be operated on as early as possible, placing a routine drain should be avoided, and laparoscopic approach should be preferred as much as possible to reduce the morbidity rates.

15.Hydroxychloroquine Use on Healthcare Workers Exposed to COVID-19 -A Pandemic Hospital Experience
Ozlem Polat, Ramazan Korkusuz, Murathan Berber
doi: 10.5222/BMJ.2020.50469  Pages 280 - 286 (539 accesses)
Amaç: Sağlık çalışanları COVID-19 salgını ile mücadelede rol aldıkça hastalığa maruz kalma ve hastalanma riskleri artmakta. Çalışmamızda salgın surecinde cok yoğun şekilde çalışan sağlık çalışanlarını korumak adına temas sonrası proflaksinin etkinliğini ölçmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışan sağlığı birimine 25 Mart-25 Nisan 2020 tarihleri arasında COVID-19 hasta ile temas öyküsü ile başvuran 208 sağlık çalışanı çalışmaya dahil edildi. COVID-19 temasi olan Sağlık Çalışanlarının Değerlendirilmesi Rehberinde yer alan temas riski algoritmasına göre düşük, orta ve yüksek risklerde değerlendirildi. Yüksek riskli olarak değerlendirilen 138 sağlık çalışanına ise 3 günlük hidroksiklorokin tedavisi başlandı. Tedavi rejimi ilk gün 2x400 mg 2. ve 3. günlerde 2x200 mg olacak şekilde düzenlendi. Temas riski gruplarına göre COVID-19 pozitiflik oranları analiz edildi. Bulgular: Temas risk gruplarına göre meslek grupları incelendiğinde; orta risk grubunun hemşirelerin, yüksek risk grubunda ise doktorların oranı anlamlı düzeyde yüksek olarak saptanmıştır. Temas risk gruplarına göre COVID-19 pozitiflik oranları incelendiğinde yüksek risk grubunda COVID-19 pozitiflik oranı %9,4 iken, orta risk grubunda bu oran %16,3 ve düşük risk grubunda %14,3 olarak saptanmıştır. Temas ise COVID- 19 test ile ilişkili saptanmış olup hasta ile temastan gelen pozitiflik oranı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,01). Sonuç: Maruziyet sonrası profilaksi için Hidroksiklorokin hakkındaki öneriler değişiklik göstermektedir. Hidroksiklorokinin, temas sonrası profilakside olası etkili bir ajan olabileceğini düşünmekteyiz. Daha büyük örneklemler üzerinden benzer çalışmaların yapılmasının bireylere ve halk sağlığına önemli faydalar sağlayacağını düşünüyoruz.
Objective: As healthcare professionals play a role in combating the COVID-19 outbreak, the risk of disease exposure and illness increases. In our study, we aimed to measure the effectiveness of post-contact use in order to protect the healthcare professionals who work very intensively during the outbreak. Method: A total of 208 healthcare workers who applied to Employee Health Unit section between the dates 25 March-25 April 2020 with a history of contact with COVID-19 patients were included in the study. Employees were evaluated in low, moderate and high risk groups according to the Contact Risk Algorithm included in the Evaluation of Healthcare Workers Guidelines with COVID-19 theme. Three-day hydroxychloroquine treatment was initiated to 138 healthcare professionals who were considered as high risk. The treatment regimen was arranged as 2x400 mg on the first day and 2x200 mg on the 2nd and 3rd days. The COVID-19 positivity rates were analyzed according to the contact risk groups Results: There was a statistically significant difference between occupational groups according to contact risk groups (p<0.01); the rate of contact risk of nurses in the middle, and the doctors in the high risk groups was found to be significantly higher. When the COVID-19 positivity rates were analyzed according to the contact risk groups, the COVID-19 positivity rates were 9.4% in the high-, 16.3% in the moderate and 14.3% in the low-risk groups. The contact was found to be related to the COVID-19 test, and the positivity rate from contact with the patient was found to be significantly high (p<0.01). Conclusion: Recommendations about hydroxychloroquine for postexposure prophylaxis vary. Hydroxychloroquine can be a possible effective agent in postexposure prophylaxis. We think that conducting similar studies on larger samples can provide significant benefits to individuals and public health.

16.Examination of Knowledge Levels of Nurses Working in Surgical Clinics About ERAS Protocol
Pınar Ongün, Ezgi Seyhan Ak
doi: 10.5222/BMJ.2020.81300  Pages 287 - 294 (49 accesses)
Amaç: Çalışmanın amacı cerrahi kliniklerde çalışan hemşirelerin ERAS protokolüne ilişkin bilgi düzeylerinin incelemektir. Yöntem: Çalışma tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın örneklemini ise çalışmanın yapıldığı dönemde izinli/ raporlu olmayan ve araştırmaya katılma konusunda istekli olan 127 cerrahi birim hemşiresi oluşturdu. Verilerin toplanmasında araştırmacılar tarafından geliştirilen iki bölüm ve toplam 47 sorudan oluşan veri toplama formu kullanıldı. Çalışmaya başlamadan önce gerekli etik ve kurum izni alındı. Bulgular: Çalışmada hemşirelerin %84.25’i “ERAS protokolünü bilmediklerini, %88,97’si çalıştıkları klinikte ERAS protokolü uygulamalarına yer verilmediğini, %99,21’i ise “ERAS protokolüne yönelik herhangi bir yayını takip etmediğini, %99,21’i ERAS protokolünü içeren herhangi bir eğitim almadığını belirtti. Sonuç: Çalışmadaki cerrahi hemşirelerin çoğunluğunun ERAS protokolünü bilmedikleri ve çalıştıkları klinikte ERAS protokolü uygulamalarına yer verilmediği belirlendi Bu sonuçlar doğrultusunda cerrahi hemşirelerinin ERAS protokolüne yönelik güncel gelişmeleri ve kanıta dayalı rehberleri takip etmeleri, eras protokolü uygulamalarına yönelik eğitimlerin düzenlenmesi ve hemşirelerin katılımlarının sağlanması ile hemşirelerin bilgi düzeylerinin arttırılması önerilebilir.
Objective: The aim of the study was to assess the knowledge levels of nurses working in surgical clinics about ERAS protocol. Method: The study was carried out as a descriptive study. The sample of the study consisted of 127 surgical unit nurses who were not on leave or sick leave during the study period and who were willing to participate. A data collection form consisting of two sections and 47 questions developed by the researchers was used to collect the data. The necessary ethical and institutional approvals were obtained before the study. Results: In the study 84.25% of the nurses stated that they did not know about the ERAS protocol, 88.97% indicated that the institution where they were working did not implement ERAS practices, 99.21% said that they did not follow any publication on the ERAS protocol,and 99.21% expressed that they did not receive any training on the ERAS protocol. Conclusion: It was determined that most of the surgical nurses in the study did not know about the ERAS protocol and that ERAS protocol were not implemented in the clinic where they were working. In line with these results, we can recommend that surgical nurses follow the current developments and evidence-based guidelines on the ERAS protocol. Organization of trainings for the implementation of ERAS practices and ensuring the participation of nurses can help increase their knowledge levels in this regard.

17.Comparison of Effectiveness of Jet Nebulizer and Mesh Nebulizer in Epinephrine Inhalation Therapy of Children with Acute Bronchiolitis
Merve Akkaş, Süleyman Bayraktar, Murat Elevli
doi: 10.5222/BMJ.2020.86580  Pages 295 - 300 (49 accesses)
Amaç: Akut bronşiyolit tanısıyla hastaneye yatan hastalarda, tedavi olarak inhale bronkodilatörler sıklıkla kullanılmaktadır. Son yıllarda geliştirilen mesh nebülizatör, ilaçların daha küçük partiküller halinde distal hava yollarına iletilmesini sağlamaktadır. Bu geriye dönük çalışmanın amacı, mesh nebülizörler ile jet nebülizörlerin etkinliğini klinik düzelme, hastanede kalış süresi ve yoğun bakım ihtiyacı açısından karşılaştırmaktır.
Yöntem: Bu çalışma Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapıldı. Akut bronşiolit tanısı ile hastaneye yatırılan 1-24 ay arası 75 çocuk çalışmaya alındı. 40 hasta jet nebülizatör ile 35 hasta mesh nebülizatörle tedavi edildi. Tedaviye yanıt hastanede kalış süresi, tedavinin 24 ve 48.saatlerindeki kalp, solunum sayıları ve Wang solunum skorundaki değişiklik ile yoğun bakım gereksinimi açısından değerlendirildi.
Bulgular: En sık izole edilen viral etken respiratuar sinsisyal virüs (%37.3) idi onu rhinovirüs takip ediyordu. Mesh nebülizatör kullanan hastalarda tedavinin 24. (p<0.001) ve 48. (p<0.001) saatlerinde Wang solunum skoru anlamlı olarak düşüktü. Tedavinin 48.saatinde solunum ve kalp hızları belirgin olarak düzeldi (p=0.026, p=0.023, sırasıyla). Jet nebülizatörle tedavi olan hastaların hastanede kalış süreleri mesh nebülizatör ile tedavi edilenlere göre daha uzundu (p=0.006).
Sonuç: Akut bronşiolitli hastalarda, mesh nebülizörünün akut solunum yetmezliğinde hızlı iyileşmeye katkıda bulunduğu, hastanede yatış süresini kısalttığı ve yoğun bakım gereksinimini azaltabileceği sonucuna varılmıştır.
Aim: Inhaled bronchodilators are commonly used in the treatment of patients hospitalized with the diagnosis of acute bronchiolitis. The mesh nebulizer, developed in recent years, allows to deliver the smaller particles of drugs to the distal airways. The aim of this retrospective study is to compare the effectiveness of mesh nebulizers with jet nebulizers in clinical improvement, length of hospital stay and intensive care requirement.
Materials and Methods: The study was conducted in Haseki Research and Training Hospital. Seventy-five pediatric patients between 1-24 months of age who were hospitalized with the diagnosis of acute bronchiolitis were included in the study. Forty patients were treated with jet nebulizer and 35 patients were treated with mesh nebulizer. The responses to the treatment were evaluated with duration of hospitalization, changes in heart rates, respiratory rates and Wang respiratory scores at 24th and 48th hours of therapy and requirement of intensive care.
Results: Respiratory syncytial virüs was the most commonly isolated viral pathogen (37.3%), followed by rhinovirus. Wang respiratory scores were significantly decreased in patients using mesh nebulizers at the 24th (p<0.001) and 48th hours (p<0.001) of treatment. Respiratory and heart rates were significantly improved at the 48th hours of therapy (p=0.026, p=0.023, respectively). The patients who were treated with jet nebulizer had longer hospital stay than those treated with mesh nebulizer (p=0.006).
Conclusion: It was concluded that mesh nebulizer contribute to rapid improvement in acute respiratory failure, shortened the duration of hospitalization and may be decreased the requirement of intensive care in patients with acute bronchiolitis.

18.Review of the Clinicopathological Features and Prognosis of the Rare Histological Types of Gastric Cancer
Tutkun Talih, Uğur Topal, Erdoğan Mütevelli Sözüer, Fatih Dal, Muhammet Akyuz, Şadi Yenel İsaoğulları, Kemal Deniz, Hızır Yakup Akyıldız
doi: 10.5222/BMJ.2020.15870  Pages 301 - 308 (44 accesses)
Mide kanseri birçok histolojik alt tipten oluşur. Mide kanserinde histolojik tiplerin prognostik değeri iyi tanımlanmamıştır. Bu çalışmada mide kanserinde farklı histolojik tiplerin klinikopatolojik özellikler ve prognoz ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: 2010-2019 yıllları arasında mide kanseri nedeniyle gastrektomi yapılan 1060 hasta arasından patolojik tanısı adenoskuamöz karsinom, hepatoid adenokarsinom, lenfoepitelyoma like karsinom ve papiller adenokarsinom olan hastalar dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, klinikopatolojik özellikleri, onkolojik takip sonuçları ve sağkalımları analiz edildi. Bulgular: Grup 1 (adenoskuamöz karsinom) 3, Grup 2 (hepatoid adenokarsinom) 3, Grup 3 (lenfoepitelyoma like karsinom) 3 ve Grup 4 (papiller adenokarsinom) 4 hastadan oluşuyordu. Çalışmaya dâhil edilen hastaların yaş ortalaması 63,3±11,76 (41-81) idi. Tümörler hepatoid adenokarsinom ve lenfoma like karsinomda korpusta (%67), papiller adenokarsinom da antrumda (%75) daha sık saptandı. Sekiz hastaya total gastrektomi dört hastaya subtotal gastrektomi, gastroözofageal-EJ bileşkede yerleşmiş olan tümöre de proksimal gastrektomi uygulandı. Ortalama tümör boyutu (cm) 5,11±2,23 (1,2-8). Adenoskuamöz karsinomlu iki, hepatoid adenokarsinomlu iki ve papiller adenokarsinomlu bir hastada lokal nüks gelişti. Adenoskuamöz karsinomlu iki hastatada sistemik metastaz (akciğer, karaciğer), hepatoid adenokarsinomlu iki hastada peritoneal karsinomatozis ve papiller adenokarsinom tanılı bir hastada da sürrenal metastaz gelişti. Ortalama sağ kalım hepatoid adenokarsinomada en kısa (17,50 ay) iken papiller adenokarsinomada en uzundu. (63 ay). Gruplar arasında sağ kalım açısından istastiksel farklılık yoktu (p: 0,454). Sonuç: Midenin nadir görülen histolojik tipleri yerleşim yerleri ve prognozları açısından farklılık gösteriyordu. Nadir histolojik tipler arasından hepatoid adenokarsinom en agresif biyolojik davranış sergilerken papiller adenokarsinom diğer histolojik tiplere gore daha uzun sağ kalım sergilemişti.
Objective: Gastric cancer consists of many histological subtypes. Prognostic value of histological types in gastric cancer has not been very well defined. In this study, we aimed to investigate the relationship between different histological types and clinicopathologic features and prognosis in gastric cancer. Method: Patients whose pathological diagnosis was adenosquamous carcinoma, hepatoid adenocarcinoma, lymphoepithelioma-like carcinoma, and papillary adenocarcinoma, among the 1060 patients who underwent gastrectomy for gastric cancer between 2010-2019, were included in the study. Demographic features, clinicopathological features, oncological follow-up results and survival of the patients were analyzed. Results: Group 1 (adenosquamous carcinoma) consisted of 3, Group 2 (hepatoid adenocarcinoma) of 3, Group 3 (lymphoepithelioma-like carcinoma) of 3, and Group 4 (papillary adenocarcinoma) consisted of 4 patients. The mean age of the patients included in the study was 63.3+11.76 (41-81) years. Tumors were more commonly located in the corpus in hepatoid adenocarcinoma and lymphoma-like carcinoma (67%) and in the antrum (75%) in papillary adenocarcinoma. Eight patients underwent total gastrectomy, four patients subtotal gastrectomy, and a patient with a tumor located at the gastroesophageal junction underwent proximal gastrectomy. Average tumor size (cm) was 5.11+2.23 (1.2-8) cm. Local recurrence occurred in two patients with adenosquamous carcinoma, two with hepatoid adenocarcinoma, and one with papillary adenocarcinoma. Two patients with adenosquamous carcinoma developed systemic metastasis (lung, liver), two patients with hepatoid adenocarcinoma developed peritoneal carcinomatosis, and a patient with papillary adenocarcinoma developed surrenal metastasis. Average survival was the shortest in hepatoid adenocarcinoma (17.50 months), and the longest in papillary adenocarcinoma (63 months). There was no statistical difference in survival between the groups (p: 0.445). Conclusion: Rare histological types of the stomach differed in terms of their locations and prognoses. Among the rare histological types, hepatoid adenocarcinoma exhibited the most aggressive biological behavior, while patients with papillary adenocarcinoma had longer survival times.

19.Epidemiology and the Risk Factors for Mortality in Ventilator-Associated Pneumonia
Zuhal Yeşilbağ, Yasemin Tekdöş Şeker
doi: 10.5222/BMJ.2020.43760  Pages 309 - 316 (57 accesses)
Amaç: Ventilatörle ilişkili pnömoni (VİP), yoğun bakım üniteleri (YBÜ)’de en sık hastane kaynaklı infeksiyonlardan biridir ve uzun süreli hastane yatışı, artan ölüm oranı ve maliyet ile ilişkilidir. Bu çalışma, YBܒde VİP tanılı hastalarda epidemiyoloji ve 30 günlük mortaliteyi etkileyen risk faktörlerini irdelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Erişkin VİP hastaları çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri enfeksiyon kontrol komitesi kayıtlarından elde edildi. Hastalar VİP başlangıcından 30 gün sonrasına kadar veya 30 gün içinde öldüyse ölene kadar mortalite açısından takip edildi. Yaşayan ve ölen hastalar risk faktöreri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 183 VİP hastası dahil edildi. Erken başlangıçlı VİP 16 (%8,7) hastada, geç başlangıçlı VİP 167 (%91,3) hastada görüldü. En sık VİP etkeni Acinetobacter baumannii idi (%49,2), bunu Pseudomonas aeruginosa (%19,7) ve Klebsiella pneumoniae (%13,7) izledi. 78 (%42.6) hastada karbapeneme direnç görüldü. Bu hastalarda sıklık sırasına göre Acinetobacter baumannii (% 62.8, 49/78), Klebsiella pneumoniae (%20.5, 16/78), Pseudomonas aeruginosa (%14.1, 11/78) ve Escherichia coli (%2.6, 2/78) izole edildi. Çalışmada otuz günlük mortalite oranı %46,4 (n=85) olarak bulundu. Tek değişkenli analizde; ölen grupta malignite, kan transfüzyonu, renal replasman tedavisi, APACHE II, SOFA ve SAPS II skorları ve Acinetobacter baumannii sıklığının daha fazla olduğu görüldü. Cox-regresyon analizine göre, sadece VİP geliştiği andaki SOFA skoru ve Acinetobacter baumannii mortalitenin için bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Yaşayan grupta travma hastalarının oranı anlamlı olarak daha yüksek olmasına rağmen, travma çok değişkenli analizde mortalite için koruyucu bir faktör değildi. Sonuç: VİP hastalarında en sık etken Acinetobacter baumannii idi ve karbapenem direnci Acinetobacter baumannii ve Klebsiella pneumoniae izolatlarının yarısından fazlasında görüldü.VIP geliştiği andaki SOFA skoru yüksekliği ve Acinetobacter baumannii infeksiyonu VIP hastalarında 30 günlük mortalite ile bağımsız olarak ilişkili bulundu.
Objective: Ventilator-associated pneumonia (VAP) is the most common hospital-aquired infections in intensive care units (ICUs) and associated with prolonged hospital stay, increased mortality and cost. This study aims to analyse the epidemiology and the risk factors affecting 30 day-mortality in VAP. Method: Adult patients with VAP were included in the study. Data were obtained from infection control commitee records. Patients were followed up for mortality until 30 days after onset of VAP or until death for the patients died within 30 days. Survivor and non-survivor groups were compared as for the predictors of mortality. Results: A total of 183 VAP patients were evaluated. Early-onset VAP was observed in 16 (8.7%), and late-onset VAP in 167 (91.3%) patients. Acinetobacter baumannii was the most common cause of VAP (49.2%), followed by Pseudomonas aeruginosa (19.7%) and Klebsiella pneumoniae (13.7%). Carbapenem resistance was seen in 78 (42.6%) patients and among them, most frequently Acinetobacter baumannii (62.8%, 49/78), followed by Klebsiella pneumoniae (20.5%, 16/78), Pseudomonas aeruginosa (14.1%, 11/78) and Escherichia coli (2.6%, 2/78) were isolated. Thirty day-mortality rate was 46.4% (n=85). In univariate analysis; malignity, blood transfusion, renal replacement therapy, Higher APACHE II, SOFA and SAPS 2 scores on the day of VAP onset and Acinetobacter baumannii were found to be more common in nonsurvivor group. According to the Cox-regression analysis, only SOFA score on the day of VAP onset and Acinetobacter baumannii were independent predictors of mortality. Although rate of trauma patients was significantly higher in survivor group, in multivariate analysis it was not a protective factor for mortality. Conclusion: The most common cause of VAP was Acinetobacter baumannii and carbapenem resistance was seen in more than half of Acinetobacter baumannii and Klebsiella pneumoniae isolates. Higher SOFA score on the day of VAP onset and Acinetobacter baumannii infections were found to be independently associated with 30-day mortality in VAP patients.

LookUs & Online Makale