E-ISSN: 1305-9327 • ISSN:1305-9319
MEDICAL JOURNAL OF BAKIRKOY - Med J Bakirkoy: 16 (2)
Volume: 16  Issue: 2 - 2020
1.Cover

Page I (18 accesses)

2.Editorial Board

Pages II - VI (16 accesses)

3.Contents

Pages VII - VIII (15 accesses)

4.Editorial

Page IX (15 accesses)

ORIGINAL RESEARCH
5.Comparison of CA 125, CA 72-4, Risk of Malignancy Index and DePriest Scoring System in the Differentiation Between Benign and Malignant Adnexal Masses
Haydar Kaya, Kemal Sandal, Ahmet Göçmen, İbrahim Yılmaz
doi: 10.5222/BMJ.2020.46330  Pages 95 - 102 (29 accesses)
Amaç: Bu çalışmada CA 125, CA 72-4, malignite risk indeksi (RMI) ve DePriest morfolojik skorlama sisteminin benign-malign adneksiyal kitle ayrımında prospektif olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Adneksiyel kitle nedeniyle opere olan 116 hastanın verileri incelendi. Operasyon öncesi hastalardan CA 125 ve CA 72-4 için kan alındı. USG değerlendirmesinde malignite risk indeksi (RMI) ve DePriest morfolojik skorlama sistemi kullanıldı. Analizlerde SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Sciences) programından yararlanıldı.
Bulgular: Malign hasta grubunda yaş ortalaması 53,8±5,4 saptandı ve benign gruptaki hastaların yaş ortalamasına (43,3±5,5) göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Ancak her iki grubun da kilo, VKİ, gravida ve parite oranları benzerdi ve istatistiksel olarak anlamlı değildi. Malign olan grupta CA 125 ve CA 72-4 değerleri, RMI ve DePriest skoru benign olan gruptan anlamlı (p<0,05) olarak daha yüksekti. Hastaneye geliş şikayetlerinde %56 (n=65) ile ilk sırada pelvik ağrı gelirken onu %32,7 (n=38) ile başka merkezden referans ile yönlendirilme izlemekteydi. Hastaların %75,9’unda (n=88) histopatolojik değerlendirmede sonuçların benign, %24,1’inde (n=28) ise malign olduğu görüldü. Benign grupta en sık (n=19 %16,3) endometrioma ve (n=19 %16,3) seröz kistadenom görülürken, malign grupta ise seröz adenokarsinom en sık (n=13 %11,2) saptanan over tümörü oldu.
Sonuç: Sensitivitesinin düşük olması sebebiyle CA72-4 adneksiyel kitlelerde patoloji sonucunu öngörmede yeterli bulunmamıştır. RMI ve CA 125’in anlamlı etkinliği gözlenmiştir. Çalışma sonucunda malignite öngörüsünde tek başına değerlendirildiğinde Depriest skorlama sisteminin CA 125, CA 72-4 ve RMI skorlama sisteminden daha etkin olduğu izlenmiştir.
Objective: The aim of this study is to compare prospectively CA 125, CA72-4, risk of malignancy index (RMI) and DePriest’s morphological scoring system in differentiation of benign-malignant adnexal mass.
Method: Data of 116 cases operated due to adnexal mass was analyzed. Blood samples were taken from the patients for CA 125 and CA 72-4 before the operation. In ultrasonographic examination risk of malignancy index (RMI) and DePriest’s morphological scoring system were used. SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Sciences) for Windows program was used for analysis.
Results: The mean age was 53,8±5,4 in malign group and it was significantly higher than the mean age of benign group (43,3±5,5). However, the weight, body mass index (BMI), gravidity and parity rates were similar and not statistically significant. CA 125, CA 72-4, RMI and DePriest’s morphological scoring system were significantly higher in malign group than benign group (p<0,05). Pelvic pain with %56 (n=65) was the most common admission to the hospital after that referral from another hospital with %32,7 (n=38) was the second common admission. Benign results were reported in 88 (%75,9) of 116 patients and malign results were reported in 28 (%24,1) of 116 patients. When endometrioma (n=19, %16,3) and serous cystadenoma (n=19, %16,3) were the most common pathological outcomes in benign group, serous cystadenocarcinoma (n=13 %11,2) was the most common pathological outcomes in malign group.
Conclusion: CA72-4 did not have enough effectivity to predict the results of pathology in adnexal masses because of the low sensitivity. Significant efficiency of RMI and CA 125 were monitored. DePriest’s morphological scoring system was found to be more effective than CA 125, CA 72-4 and RMI in differentiation of benign-malign adnexal masses.

6.Low Bordetella pertussis Antibody Seroprevalence Among Mothers and Infants
Bahar Kural, Perran Boran, Esra Devecioğlu Karapınar, Gülbin Gökçay, Tijen Eren, Selim Badur, Gonca Yilmaz
doi: 10.5222/BMJ.2020.30502  Pages 103 - 107 (33 accesses)
Amaç: Altı aylık ve daha küçük bebekler boğmaca enfeksiyonundan en yüksek morbidite ve mortalite riskine sahiptirler. Bu nedenle boğmaca enfeksiyonundan korunma, yaşamın ilk 6 ayında çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı, bebeklerde Bordetella pertussis antikor titrelerini 6 aylıkken iki doz boğmaca aşılamasından sonra değerlendirmektir.
Yöntem: Bu bir prospektif, çok merkezli kohort çalışmasıdır. Doğumdan sonraki ilk ayda anne ve bebek çiftlerinden serum örnekleri alındı ve yine sadece bebek serum örnekleri 6 aylıkken alındı. Serum numuneleri, enzime bağlı immünosorban analizi (ELISA) ile Bordetella pertussis-IgG için test edildi.
Bulgular: Çalışmaya 209 anne-bebek çifti alındı. Doğumdan bir ay sonra annelerin % 49,7'si ve bebeklerin % 32,1'i saptanabilir Bordetella pertussis-IgG antikorlarına sahipti. İki doz DTaP-IPV-Hib aşısından sonra, 6. aylıkken, bebeklerde Bordetella pertussis-IgG seroprevalansı % 43,3'e yükseldi.
Sonuç: İki doz DTaP-IPV-Hib aşısı sonrasında, 6 aylık bebeklerin yarısından fazlasında Bordetella pertussis-IgG saptanmadı ve bunların boğmaca hastalığına karşı korumasız olduğu varsayıldı. Bebekleri boğmacadan korumak için yeni bir strateji uygulanmalıdır.
Objective: The greatest risk of morbidity and mortality from pertussis infection is among infants who are 6 months and younger. Therefore protection from pertussis infection is very important during the first 6 months of life. The aim of the study is to assess Bordetella pertussis antibody titers among infants after two doses of pertussis vaccination at 6 months of age.
Method: This was a prospective, multi-centered cohort study. Paired maternal and infant serum samples were obtained during the first month after delivery and only infant serum samples were again taken at 6 months of age. Serum samples were tested for Bordetella pertussis-IgG by the enzyme linked immunosorbent assay (ELISA).
Results: The study enrolled 209 mother-infant pairs. At one month after delivery 49.7% of mothers and 32.1% of infants had detectable Bordetella pertussis-IgG antibodies. After two doses of DTaP-IPV-Hib vaccine, at 6th months of age, Bordetella pertussis-IgG seroprevalence among infants increased to 43.3%.
Conclusion: After 2 doses of DTaP-IPV-Hib, more than half of the infants at 6 months of age had undetectable Bordetella pertussis-IgG and presumed unprotected against pertussis disease. A new strategy of protecting infants from pertussis must be implemented.

7.The Truth We Cannot See; Hypothermia in Patients Under Spinal Anesthesia
Ahmet Yüksek, Gamze Talıh
doi: 10.5222/BMJ.2020.52824  Pages 108 - 113 (25 accesses)
Amaç: Spinal anestezi altındaki hastalarda sıcaklık monitörizasyonunun kullanımı beklenenden daha azdır. Ayrıca, uyanık hastalarda sıcaklık izleminin en pratik olarak nasıl ve nereden yapılması gerektiği tartışmaya açıktır. Bu çalışmada spinal anestezi altında geriatrik hastalarda hipotermi insidansını araştırdık ve sıcaklık ölçüm yöntemlerini karşılaştırdık.
Yöntem: Spinal anestezi uygulanan yaşlı hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası sıcaklık izlemleri üç farklı ölçüm yöntemi kullanılarak karşılaştırıldı. Yöntemlerin başarısı ve sıcaklık kaybına neden olabilecek faktörler incelendi.
Bulgular: Geriatrik hastalarda hipotermi insidansı% 46 olarak bulundu. Hipotermik vakaların üçte biri 1 saatten kısa süren operasyonlarda görüldü. Infrared yöntem ile dış kulak yolu ölçümleri termokupl ölçümleri ile korele idi. Bununla birlikte, aksiller cilt sıcaklığı ölçümleri önemli ölçüde yanlıştı. Düşük hemoglobin değeri sıcaklık kaybıyla ilişkiliydi.
Sonuç: Yaşlılık, hipotermiye katkıda bulunan ve sonuçları açısından hassas bir populasyon yaratan özel bir durumdur. Core sıcaklığının ölçülemediği durumlarda, dış kulak yolunun infrared yöntem ile ölçümleri kullanılabilir. Aksiller cilt sıcaklığı yanıltıcıdır, ama en azından fikir sahibi olmaya katkıda bulunabilir. Ancak henüz yapılmayan bir ölçüm en kötüsüdür. Mevcut olasılıklar dahilinde en uygun teknikle, geriatrik hastalarda ameliyat süresine bakılmaksızın sıcaklık monitörizasyonu kullanılmalıdır. Çünkü teşhis edilmemiş hipotermi tedavi edilemez.
Objective: The use of a temperature monitor in patients under spinal anesthesia is lower than desired. Besides, it is open to debate how and from where temperature monitoring should be done most practically in awake patients. In this study, we investigated the incidence of hypothermia in geriatric patients under spinal anesthesia and compared the temperature measurement methods.
Method: Preoperative and postoperative temperature monitoring were compared with three different measurement methods in elderly patients undergoing spinal anesthesia. The success of methods and the factors that may cause loss of temperature were examined.
Results: The incidence of hypothermia in geriatric patients was found to be 46%. One-third of hypothermic cases were seen in operations under 1 hour. Infrared outer ear canal measurements were correlated with thermocouple measurements. However, axillary skin temperature measurements were significantly wrong. Low hemoglobin value was related to loss of temperature.
Conclusion: Old age is a special situation that contributing to hypothermia and creating a sensitive population in terms of its results. In cases where the core temperature cannot be measured, infrared measurements of the outer ear canal can be used. Axillary skin temperature is misleading but may at least contribute to the information. But a measurement that has not been done is still the worst. With the most appropriate technique within the possibilities available, temperature monitoring should be used regardless of the operation time in geriatric patients. Because undiagnosed hypothermia cannot be treated.

8.Natural Course for Early Referral Branch Retinal Vein Occlusion up to 3 Months
Emir Volkan Altan, Ismail Umut Onur, Özge Pinar Akarsu Acar, Fadime Ulviye Yigit
doi: 10.5222/BMJ.2020.66487  Pages 114 - 119 (20 accesses)
Amaç: Erken başvuran retina ven dal tıkanıklığı (RVDT) olgularında ilk 3 aydaki işlevsel ve anatomik değişiklikleri incelemek
Gereç ve Yöntem: Semptomların ortaya çıkışıyla ilk 4 hafta içerisinde RVDT tanısı alan ardışık 23 hastanın 23 gözü prospektif, gözlemsel çalışmaya dahil edildi. Gözler sadece tedavisiz takip edildi. Başlangıçta alınan en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve santral makula kalınlığı (SMK) ölçümleri 2. Haftada, 1. Ayda ve 3. Ayda tekrarlandı. Bu parametrelerdeki değişimler analiz edildi.
Bulgular: Ortalama EİDGK’de başlangıca göre 2. Haftada, 1.ayda, 3.ayda istatistiksel olarak anlamlı düzelme kaydedildi (sırasıyla P = 0.043, P = 0.012, P = 0.001). Ortalama SMK’da ise başlangıca göre 3.ayda azalma izlenmiş olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (P = 0.068).
Sonuç: RVDT’nin doğal seyri ile birlikte düşünüldüğünde ilk 3 aya kadar tedavisiz gözlem, bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızın sonuçları, erken başvuran olgularda tedavinin 3 aya kadar bekletilmesinin EİDGK ve SMK parametreleri üzerinde olumsuz bir etki ilişkili olduğunu göstermemiştir.
Objective: To evaluate the functional and anatomical changes in early referral branch retinal vein occlusion (BRVO) cases up to 3 months.
Methods: Twenty three eyes of 23 consecutive BRVO patients diagnosed within 4 weeks of symptom onset were enrolled in this prospective, observational study. Eyes were followed up without treatment. Change in best corrected visual acuity (BCVA) and central macular thickness (CMT) at baseline, 2 weeks, 1 month and 3 months were evaluated.
Results: The improvement in mean BCVA from baseline to 2 weeks (P=0.043), 1 month (P = 0.012) and 3 months was found statistically significant (P = 0.001). Despite a decrease in central macular thickness (CMT) was observed, the change in CMT from the baseline to 3 months did not reach to clinical significance (P = 0.068).
Conclusion: Given the natural course in BRVO, follow-up without intervention may also be acceptable for a while. Our results indicate that delaying treatment up to 3 months is not associated with increased CMT or deteriorated BCVA for recent onset early referral BRVO cases.

9.Vitamin B12 Status in Children with Helicobacter pylori Gastritis
Hasret Ayyildiz Civan
doi: 10.5222/BMJ.2020.03522  Pages 120 - 124 (27 accesses)
Amaç: Helicobacter pylori gastritin ana etiyolojik faktörü olarak tanımlanmakta, ayrıca gastroözofageal reflü hastalığı ve B12 vitamini eksiklikleri ile de ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle, bizde H.pylori gastriti ve B12 vitamin statüsü arasındaki ilişki yanında H.pylori enfeksiyonu olan çocuklarda özofajit prevalansının değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Özogastroduodenoskopi yapılan toplam 556 çocuk retrospektif olarak değerlendirildi. H pylori enfeksiyonu, özofajit ve gastrit tanıları histopatolojik inceleme ile konuldu. Hastalar H.pylori pozitif ve negatif gruplara ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene, görüntüleme ve laboratuvar bulguları kaydedildi ve değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastalar 310’u (%55,8) kadın ve 246’sı (%44,2) erkek idi. Erkek hastalarda ortalama yaş (9,43 ± 5,69) kadınlardan (11,10 ± 5,32) anlamlı şekilde düşüktü (p <0,001). Hastalarımızda en sık bildirilen semptom karın ağrısıydı (%41,5). Histopatolojik incelemeye göre H.pylori hastalarımızın % 24.5'inde (n=136) pozitifti. Hastaların% 28.6'sı (n=159) özofajit ve% 55.4'ü (n=308) kronik gastrit tanısı aldı. H.pylori tanısı alan hastaların% 30.1'inde özofajit saptandı ve tüm kronik gastrit hastalarının H.pylori için pozitif olduğu belirlendi (p <0,001). H. pylori negatif ve pozitif kronik gastritli hasta grupları arasında ortalama B12 vitamini düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak H.pylori pozitif grupta (382,93±245,50 pg/mL) ölçülen ortalama B12 vitamin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı şekilde H.pylori negatif gruptan (467,90±305,36 pg/mL) düşük olduğu belirlendi (p=0,028 ). Bununla beraber H.pylori negatif ve pozitif gruplar arasında ortalama demir düzeyleri açısıdan anlamlı bir fark bulunmadı.
Sonuçlar: Her ne kadar kronik gastritli tüm çocuklar H.pylori için pozitif olsa da, çalışmamızda H.pylori enfeksiyonu ile özofajit ve demir eksikliği arasında ilişki kurulamamıştır. Bunlara ek olarak, H.pylori enfeksiyonunun B12 vitamini eksikliği için bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir.
Objective: H. pylori is the major etiological factor for gastritis and also associated with gastroesophageal reflux disease, and vitamin B12 deficiencies. Therefore, we aimed to evaluate the relationship between Helicobacter pylori gastritis and vitamin B12 status as well as to determine prevalence of esophagitis in children with H. pylori infections.
Methods: A total number of 556 children who underwent eso-gastro-duodenoscopy were evaluated retrospectively. Diagnosis of H pylori infection, esophagitis, and gastritis was performed by histopathologic examination. Patients were divided into H. pylori (+) and (-) groups. Patients' demographic characteristics, physical examination, imaging and laboratory findings were recorded and evaluated.
Results: Patients included in this study were 310 (55,8%) females, and 246 (44,2%) males. The mean age was significantly lower in males (9,43±5,69) than females (11,10±5,32) (p<0,001). The most common symptom was abdominal pain (41,5%). According to the histopathological examination H.pylori was positive in 24.5% (n=136) of our patients. Of the patients 28.6% (n=159) were diagnosed with esophagitis and 55.4% (n=308) were chronic gastritis. Esophagitis was detected in 30.1% of patients diagnosed with H.pylori and all chronic gastritis patients were found to be positive for H. pylori (p<0,001). There were no statistically significant differences found in mean levels of vitamin B12 between H.pylori negative and positive groups of patients with chronic gastritis. But the mean serum levels of vitamin B12 measured in the H.pylori positive group (382,93±245,50 pg/mL) was statistically lower than H.pylori negative group (467,90±305,36 pg/mL) (p=0,028). There were also no significant differences found in mean levels of ıron between H.pylori negative and positive groups.
Conclusions: Although all children with chronic gastritis were positive for H. pylori, our findings provide no evidence for a link between esophagitis, iron deficiency and H. pylori infection. In addition, H. pylori infection has been demonstrated to be a risk factor for vitamin B12 deficiency.

10.Carpal Tunnel Release with a Minimally Invasive Surgical Approach at the Proximal of the Distal Wrist Crease: The Evaluation of the Efficacy of the Technique with Clinical and Magnetic Resonance Imaging
Ahmet Yılmaz
doi: 10.5222/BMJ.2020.70299  Pages 125 - 131 (35 accesses)
Amaç: Bu prospektif çalışmada, karpal tünel gevşetmesi için distal el bileği kırışıklığı proksimalinde minimal invasiv cerrahi tekniğin etkinliğini klinik ve pre- ve postoperatif manyetik resonans görüntüleme (MRG) bulguları ile değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: 65 hastanın 102 eline, distal el bileği kırışıklığı proksimalinde yapılan mini insizyon ile karpal tünel gevşetmesi uygulandı. Olguların klinik değerlendirilmesi Boston Karpal Tünel Anketi ile yapıldı. Preoperatif ve postoperatif 3. ayda MRG incelendi.
Bulgular: Klinik değerlendirmede ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 3. ay değerleri arasında anlamlı fark vardı (p<0.001). Preoperatif MRG’de tesbit edilen bulgular postoperatif MRG’de anlamlı oranda azaldı (p<0.001). Hiçbir hastada pillar ağrısı ve skar dokusu hassasiyeti görülmedi. Yeniden ameliyat gerekmedi.
Sonuç: Distal el bileği kırışıklığı proksimalinde, mini invasiv yaklaşımla uygulanan karpal tünel gevşetmesi etkin bir yöntemdir. Hastaların fizyolojik aktivitelerini erken başarmaları yaşam konforlarını artırmıştır.
Objective: In this prospective study, we aimed to evaluate the efficacy of minimally invasive surgical technique at the proximal of the distal wrist crease for carpal tunnel release with clinical and pre- and postoperative magnetic resonance imaging (MRI) findings.
Materials and Methods: Carpal tunnel release was performed on 102 wrists of 65 patients with a mini-incision at the proximal of the distal wrist crease. Clinical assessment of the patients was made with the Boston Carpal Tunnel Questionnaire. Preoperative and postoperative third month MRIs were examined.
Results: There was a clinically significant difference between the preoperative and postoperative third month results (p<0.001). The findings from the preoperative MRIs have significantly declined in the postoperative MRIs (p<0.001). None of the patients experienced pillar pain or scar tissue sensitivity. No resurgery was required.
Conclusion: Carpal tunnel release with a minimally invasive approach performed at the proximal of the distal wrist crease is an efficient method. Early return to physiological activities has increased the patient comfort.

11.Comparison of Emergency and Elective Cesarean Sections in the Breech Presentation: A Case-Control Study
Buğra Coşkun, Ramazan Erda Pay, Bora Coskun, Coskun Şimsir, Rıza Dur, Eser Colak, Kazim Emre Karasahin
doi: 10.5222/BMJ.2020.27247  Pages 132 - 137 (35 accesses)
Amaç: Çalışmamızda makat prezentasyon (MP) endikasyonuyla acil ya da elektif sezaryen (CS) olan hastaların özelliklerini karşılaştırıp, ne gibi klinik yansımaları olduğunu ortaya koymayı amaçlandı.
Yöntem: Ocak 2016 - Aralık 2018 tarihleri arasında MP endikasyonuyla sezaryen doğum gerçekleştiren hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. MP yanında herhangi başka bir endikasyonla CS uygulanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Doğum eylemi başlaması şüphesiyle (Effasman ve/veya dilatasyon ilerlemesiyle, kardiotokografide düzenli aralıklarla 10 dakikada 3 ve daha çok 25 mmhg üstü kontraksiyon olması) ya da membran rüptürü sebebiyle acil sezaryan kararı verilen 29 hastadan oluşan Grup I ile herhangi bir ek problemi olmayıp 38. Hafta sonrasında saat 08: 00-17: 00 arasında elektif olarak sezaryen doğum yapan 124 hastadan oluşan Grup II istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ayrıca MP subtipleri ve servikal açılma dercesine göre gruplar arasındaki farklar da karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmamızda acil sezaryan olan MP gebelerde anlamlı olarak 1. ve 5. dakika APGAR skorları ile postoperatif hemoglobin değerinin daha düşük, sezaryen öncesine göre hemoglobin değerindeki düşüşün daha fazla, ve ayrıca operasyon süresinin daha uzun olduğunu buldundu. Ayrıca acil sezaryen ihtiyacı haftasının median değeri 37. hafta olup, CS öncesi servikal dilatasyon 2 cm ve üstünde olduğunda hemoglobin değerindeki düşüşün arttığını ve ES transfüzyonu ile yenidoğan yoğun bakım ihtiyacının artmakta olduğunu gördük. MP subtipleri arasında fark izlenmedi.
Sonuç: Sancı ya da servikal açılma şüphesi nedeniyle acil sezaryen olan MP gebelerde postoperatif parametreler daha olumsuz yönde olabilmektedir. Bu yüzden MP gebeliklerde elektif CS doğumu tercih eden klinisyenlerin bir yandan elektif operasyon zamanına kadar olası acil bir operasyon hakkında dikkatli olması gerekirken bir yandan da iatrojenik preterm doğumdan kaçınmanın önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Objective: In this study, we aimed to compare the characteristics and outcomes between the patients who underwent emergency or elective cesarean section (CS) due to breech presentation (BP).
Method: All the patients who underwent cesarean delivery due to BP between January 2016 - December 2018 were included in this retrospective study. BP Patients with any other indication for CS were excluded from the study. Group I; consisting of patients with BP who underwent emergency CS due to cervical dilatation, pain or membrane rupture and Group II; consisting of term pregnant patients who underwent elective CS were compared statistically. The all elective CSs were performed between 08: 00 AM to 05: 00 PM. Also, subgroups were compared according to BP subtypes and cervical opening measurements.
Results: We analyzed 153 BP patients, 29 underwent emergency CS and 124 underwent elective CS delivery. APGAR scores at the 1st / 5th minutes and postoperative hemoglobin values were significantly lower in the emergency CS group than the elective CS group. Also found that the decrease in hemoglobin value before and after the cesarean section was significantly higher, the operation time was significantly longer in the emergency CS group. Also, the median value of the week of emergency cesarean section was 37 weeks, and we found that when the cervical dilatation was 2 cm and above before operation, the drop in hemoglobin value and blood transfusion and neonatal intensive care need were increasing significantly. No significant difference was found between BP subtypes.
Conclusions: Postoperative parameters may be worse in patients with BP who underwent emergency CS due to pain or progression of cervical dilatation. Therefore, clinicians who prefer cesarean delivery in patients with BP, should be very careful against possible emergency operation until the time of the elective operation and also avoid iatrogenic preterm labor.

12.In Patients with ST-Elevated Myocardial Infarction The Relationship Between Complications Developed and Age
Nursel Kocamaz, Gulcin Sahingoz Erdal, Pinar Kasapoglu, Nilgun Isiksacan
doi: 10.5222/BMJ.2020.77487  Pages 138 - 142 (20 accesses)
Giriş: Koroner arter hastalıkları (KAH) tüm dünyada ölümün en sık nedenidir. Her yıl 7 milyondan fazla kişi KAH nedeniyle ölmektedir ve tüm ölümlerin %12,8’sini oluşturmaktadır. Genel olarak akut miyokard inlarktüsünün 3-4 haftalık seyrinde hastaların bir bölümü komplikasyonsuz olarak iyileşirken hastaların büyük çoğunluğunda, değişik önemde çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkabilir.
Materyal metod: Çalışmamızda, Hamidiye Şişli Etfal Hastanesi Koroner Yoğun Bakım Ünitesinde 1988 Ocak-1991 Haziran ayları arasında koroner yoğun bakım ünitesinde takip ettiğimiz 488 ST elevasyonlu akut miyokard infarktüsü hastasında gelişen erken komplikasyonların yaş ile ilişkilerini karşılaştırdık.
Sonuç: Yaptığımız çalışmada 60 yaş altı ve üstü her iki grup arasında miyokard infarktüsü komplikasyonları yönünden genelde anlamlı fark olmamakla birlikte, kalp yetmezliği, kardiyojenik şok, erken ölüm, serebrovasküler hastalıklar 60 yaş üstü grupta daha sıktı. Bununla birlikte toplam 129 hastada (% 26.4) hiç bir komplikasyon görülmedi. Çalışmalarda genellikle genç miyokard infarktüslülerin mortalitesinin düşük, prognozunun daha iyi bulunması genç hastaların sağlık durumu veya miyokard infarktüs alanının daha elverişli olmasına bağlı olabileceği düşünülse de, yaşlılarda zamanla kolIeteral damarların gelişebileceği, infarktı daha kolay atlatabilecekleri ve infarkt sonrası yaşamlarını sürdürebilme olasılığını arttıracağı da göz önünde bulundurulmalıdır.
Introduction: Coronary artery disease (CAD) is the most common cause of death worldwide. Every year more than 7 million people die of CAD and account for 12.8% of all deaths. Generally, while a part of the patients recovered without any complication during the 3-4 week course of acute myocardial infarction, various complications may occur in the majority of patients.
Materials and method: In our study, we compared the relationship between the age and the early complications of the 488 ST elevated acute myocardial infarction in the coronary intensive care unit in Hamidiye Şişli Etfal Hospital Coronary Intensive Care Unit between January 1988 and June 1991.
Conclusion: In our study, although there was no significant difference in terms of myocardial infarction complications between the two groups under 60 years old and above, heart failure, cardiogenic shock, premature death and cerebrovascular diseases were more frequent in the group over 60 years. However, no complication was observed in a total of 129 patients (26.4%). it is generally found that young patients with myocardial infarction have low mortality and better prognosis; although it is thought that young patients may be due to health status or smaller area of myocardial infarction. In the elderly it should also be taken into consideration that collateral vessels may develop in time, they can overcome the infarction more easily and increase the possibility of surviving their post-infarct.

13.Hypercalcemia in the Emergency Department: Prevalence, Etiology, and Mortality Rate
Semih Korkut, Özlem Polat, Mehmet Hanifi Kazancı, Halil Doğan, Deniz Tural
doi: 10.5222/BMJ.2020.14633  Pages 143 - 147 (15 accesses)
Amaç: Bu çalışmayla acil servise başvuran hastalarda hiperkalsemi prevelansını, klinik özelliklerini, böbrek fonksiyonu üzerine etkilerini ve mortalite oranını belirlemeyi amaçladık.

Yöntemler: Retrospektif kesitsel tanımlayıcı olarak 1 Ocak 2017 ve 1 Ocak 2018 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran hastalarda, kalsiyum seviyesi 10.3 mg / dL'den daha yüksek olanlar belirlendi. Bu hastaların demografik, laboratuvar ve klinik verileri toplandı.

Bulgular: Bir yıllık süreçte başvuran 318527 hasta içinden 120418 hastada kalsiyum seviyesi tetkik edildi ve hastaların 1246'sında (% 0.01) hiperkalsemi saptandı. (Serum kalsiyum 11.0 ± 0.8 mg / dL). Hastaların %94,3’ünde hafif hiperkalsemi vardı (kalsiyum seviyesi <12 mg / dL,% 94.3). Hastaların % 79.8’inde renal fonksiyonları normaldi. Mortalite oranı % 0.01 idi. İleri yaş, ağır hiperkalsemi, kreatinin yüksekliği ve lökositoz durumları mortalite ile ilişkili saptandı (p <0.05). Ek olarak albumin ve hemoglobin değerleri daha düşük olan hastalarda mortalite oranının arttığı görüldü. (p<0.05)

Sonuç: Şiddetli hiperkalsemi nadir görülmesine rağmen ölümcül olabilmektedir. Bu nedenle acil servise başvuran risk altındaki hastalarda serum kalsiyum düzeyini ölçmeyi ve zaman kaybetmeden altta yatan hastalığı tedavi etmeyi öneriyoruz.
Purposes: The aim of the study was to describe the prevalence, clinical characteristics of hypercalcemia and the impacts on renal function and survival in emergency department (ED) patients.

Methods: We conducted a retrospective cross sectional descriptive study, all patient admitted between January 1, 2017, and January 1, 2018 to the emergency department of Bakirkoy, University of Health Sciences Bakirkoy TAR, were screened for the presence of hypercalcemia, defined as a serum calcium level greater than 10.3 mg/dL. Demographic,laboratory and outcome data were gathered.

Results: During the study period, 1246 of 318527 (120418) patients ( % 0.01) were found to have hypercalcemia. (serum calcium 11.0 ± 0,8 mg/dL) Most of them had mild hypercalcemia ( calcium level <12 mg/dL, 94.3%) Normal renal fuction was observed in 995 ( 79.8%) of all patients with hypercalcemia. The total mortality rate was 0.01%, and death was associated with higher age, higher calcium level, lower albumin, lower hemoglobin, higher creatinine and higher white blood cells ( all p<0.05).

Conclusions: Although hypercalcemia is common in ED, severe hypercalcemia is rare and fatal. Therefore we recommend measuring the serum calcium level in at-risk patients in the ED and treatment should be initiated to detected underlying disease.

14.Evaluation of Clinical and Operative Characteristics of Patients Undergoing Laparoscopic and Open Simple Nephrectomy
Ekrem Guner, Yusuf Arikan
doi: 10.5222/BMJ.2020.97269  Pages 148 - 151 (23 accesses)
Amaç: Benign patolojiler sebebi ile basit nefrektomi yapılan hastaların klinik ve operatif özelliklerini incelemek sureti ile hasta yönetiminde farkındalık yaratmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: 2010-2019 yılları arasında kliniğimizde benign patolojiler nedeniyle basit nefrektomi yapılan hastaların verileri geriye dönük olarak tarandı. Hastaların demografik verileri, nefrektomi endikasyonları, renal sintigrafi sonuçları, operatif özellikleri incelendi.
Bulgular: Çalışmaya 30’u kadın ve 30’u erkek olmak üzere toplam 60 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 45.1± 14.6 yıl idi. Nefrektomi yapılan böbreklerin 32’i sağ böbrek iken 28 tanesi sol böbrek idi. Hastaların 47’sine (%78.3) laparoskopik nefrektomi yapılırken 13’üne (%21.7) açık nefrektomi yapıldı. Toplam 6 hastada (%10) peroperatif komplikasyon izlendi. Laparoskopik ve açık nefrektomi yapılan hastalarda peroperatif komplikasyon açısından farklılık izlenmezken (p=0.602), hasta yaşları, VKİ’leri ve operasyon süreleri benzer idi; sırasıyla p=0.535, p=0.337 ve p=0.074
Sonuç: Laparoskopik ve açık cerrahi benign nedenler dolayısı ile yapılan basit nefrektomilerde cerrah deneyimine göre benzer cerrahi sonuçlar sunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: basit nefrektomi, laparoskopik nefrektomi, non-fonksiyone böbrek
Aim: We aimed to raise awareness of patient management by examining the clinical and operative characteristics of patients undergoing simple nephrectomy for benign pathologies.
Materials and Methods: Data of patients who underwent simple nephrectomy for benign pathologies in our clinic between 2010-2019 were reviewed retrospectively. Demographic data, nephrectomy indications, renal scintigraphy results and operative characteristics of the patients were analyzed.
Results: A total of 60 patients (30 female and 30 male) were included in the study. The mean age of the patients was 45.1 ± 14.6 years. Thirty-two of the nephrectomized kidneys were right kidney and 28 were left kidneys. Laparoscopic nephrectomy was performed in 47 (78.3%) patients and open nephrectomy was performed in 13 (21.7%) patients. A total of 6 patients (10%) had peroperative complications. There was no difference in peroperative complications in patients undergoing laparoscopic and open nephrectomy (p = 0.602). Patient ages, BMIs and operative times were similar; p = 0.535, p = 0.337 and p = 0.074, respectively.

Conclusion: Laparoscopic and open surgery provides similar surgical results in simple nephrectomies due to benign pathologies compared to the surgeon experience.

15.Uterine Artery Embolization in Symptomatic Uterine Fibroids Patients with Magnetic Resonance İmaging Findings
Çağlayan Çakır, Fatih Kılınç, Aysun Erbahceci Salik, Hakan Selcuk
doi: 10.5222/BMJ.2020.14622  Pages 152 - 159 (30 accesses)
AMAÇ:
Çalışmamızda myom nedeniyle semptomları olan hasta grubunda Uterin Arter Embolizasyon (UAE) tedavisinin teknik başarı, erken dönem klinik sonuçları ve radyolojik takip bulgularını gözden geçirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM:
Şubat 2017-Temmuz 2019 tarihleri arasında hastanemize uterin fibroide yani myoma bağlı semptomları nedeniyle başvurup UAE tedavi işlemi uygulanan hastaları retrospektif olarak inceledik. Çalışmaya yaşam kalitesini bozacak şekilde myoma bağlı miktar olarak fazla, uzun süreli, sık ve düzensiz aralıklarla olan uterin kanamalar,anemi, karın ağrısı, ele gelen kitle ve sık idrara çıkma şikayetleri olan hastalar dahil edildi. Tüm hastalarda UAE öncesi ve UAE sonrası 6. ayda, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile klinik semptomları kaydedildi.
BULGULAR:
Çalışmamızda uterin fibroide bağlı semptomları olan 23-50 yaş arası (ort. 41.3) daha önce bir tanesi histerektomi operasyonu geçirmiş olmak üzere toplam kırk hastaya UAE işlemi yapıldı. Serimizde hastaların klinik semptomları, MR ve dijital subtraksiyon anjiyografi (DSA) bulguları sunulmuştur. UAE öncesi ve 6. ayda total, MR Uterin fiboid hacmi; 234,47±76,48 ve 117,27±43,53 (p=0,001) olup UAE öncesi ve 6. aydaki değerleri kayıt altına alındı. Bir hastada yoğun aterosklerotik sebeplerden dolayı işlem iptal edilmiş olup tek taraflı uterin arter embolize edilebilmiştir. 39 hastada çift taraflı olarak başarılı bir şekilde UAE işlemi uygulanmıştır. Hastalarda endovasküler işlemle ilişkili herhengi bir komplikasyon gelişmedi. Toplam 39 hasta işlemin ertesi günü yatak istirahatini takiben aynı gün taburcu edilmiş olup 1 hastada ürosepsis gelişmesi nedeniyle 1 hafta sonra tabucu edilebilmiştir.

SONUÇ:
UAE myomu olan hastalarda giderek artar sıklıkta kullanılmakta olan öncelikle tercih edilmesi gereken alternatif bir tedavi yöntemi olup histerektomiye göre çok daha az invaziv olması, işlem sonrası hastanede yatış gerektirmemesi ve basit sedasyon ya da spinal anestezi altında yapılabilir olması ile önemli alternatif bir seçenektir.
Objective: We aimed to examine the technical success, early clinical results and radiological follow up findings of uterine artery embolization (UAE) treatment for Symptomatic Uterine Fibroids in the patients.
Methods: In the present study, we evaluated the patients with symptoms due to Uterine Fibroids and applied endovascular embolization treatment, who were admitted to our hospital radiology department, by retrospectively between February 2017 and July 2019. Patients with complaints of bleeding and anemia due to fibroids were included in this study. In addition, Magnetic Resonance İmaging (MRI) Fibroids Volume and clinical symptoms values were recorded in all patients in our clinic before UAE, and 6th months after UAE.
Results: In our study, 40 patients, who had a history of hysterectomy, and 23-50 years old (mean 41.3), participated. In our series, clinical symptoms, MRI and digital subtraction angiography (DSA) findings were presented. The findings showed that pre- UAE and post-UAE at 6th month, MRI Fibroids Volume; 234,47±76,48 and 117,27±43,53 (p=0,001) and also all parameters were statistically significant. Embolization was performed unilaterally due to intense atherosclerotic causes in one patient. The other 39 patients underwent successful UAE procedure bilaterally. There were no complications associated with endovascular procedure. After the procedure, a total of 39 patients were discharged on the same day following bed rest and one patient could be discharged one week later due to developed urosepsis.
Conclusion: UAE is a novel treatment modality which is increasingly being used in patients with symptomatic Uterine Fibroids, and it is an important and effective treatment option since it is much less invasive compared to hysterectomy, does not require hospitalization after the procedure and can be performed under simple sedation or spinal anesthesia in this group.

16.Incidental Appendiceal Mucinous Neoplasms in Right Hemicolectomy Patients
Salih Tosun, Oktay Yener, Özgür Ekinci, Ihsan Metin Leblebici, Ahmet Yusuf Serdaroğlu, Mehmet Acar, Tuçe Söylemez, Orhan Alimoglu
doi: 10.5222/BMJ.2020.18189  Pages 160 - 164 (22 accesses)
Amaç: Subklinik apendiks müsinöz neoplazmları (AMN) abdominal malignitelere eşlik edebilir ve kolektomiler sırasında göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda, abdominal maligniteler sebebiyle sağ hemikolektomi uygulanan hastalarda insidental apendiks müsinöz patoloji saptanması halinde tedavi ve takip yaklaşımını değerlendirmeyi amaçladık.

Metod: Ocak 2016 - Aralık 2019 yılları arasında genel cerrahi kliniğimizde benign ya da malign nedenler sebebiyle sağ hemikolektomi uygulanan hastaların kayıtları incelendi. Benign nedenlere bağlı yapılan hemikolektomiler ve operasyon öncesi appendiks patolojisi saptanan hastalar çalışma dışına alındıktan sonra kalan olgular incelendi. Gastrointestinal veya jinekolojik malignite için sağ hemikolektomi uygulanan hasta dosyaları değerlendirildi. Patoloji sonucu AMN olarak raporlananlar çalışmaya alındı. İnsidental olarak saptanan AMN’ ler değerlendirilerek literatürle karşılaştırıldı.

Bulgular: 214 hastanın gastrointestinal veya jinekolojik kaynakli malignite sebebi ile sağ hemikolektomi uygulanan 167’ si calışmaya alındı. Hastaların 80’ i kadın, 87’ si erkek idi. Yaş ortalaması 63 (23-95) idi. Kliniğimizde üç yıllık sürede malignite sebebiyle sağ hemikolektomi operasyonu geçiren hastalarda AMN insidansı %2.9 idi. Patoloji raporlanmasinda 3 hastada (%60) musinoz neoplazi, 1 hastada (%20) musinoz kistadeno kanser saptandı. 1 hastada ise (%20) appendiks karsinoid tümörüyle karşılaşıldı.

Sonuç: AMN nadir görülen bir antitedir ve malignite nedenli sağ hemikolektomilerde akılda olmalıdır.Yapılacak rezeksiyonlar malignite cerrahisi prensipleri gözetilerek gerçekleştirilmelidir. Hastaların preoparatif değerlendirmeleri dikkatle yapılmalı, tedavileri postoperatif patoloji sonuçlarına göre yönlendirilmeli ve hastalar gelişebilecek kolorektal tümörler açısından takip edilmelidir.
Objective: Subclinical appendiceal mucinous neoplasms (AMN) may accompany to abdominal malignity and this must be considered during colectomies. We aimed to evaluate the treatment and follow-up approach to the patients who have incidentally detected appendix mucinous pathology following right hemicolectomy for abdominal malignancies

Methods: The records of the patients who underwent right hemicolectomy due to benign or malign conditions in our general surgery clinic between January 2016 and December 2019 were analyzed. After the exclusion of hemicolectomies due to benign causes and appendix pathologies detected before the operation, remaining patients’ records were evaluated. The patient records who underwent right hemicolectomy for gastrointestinal or gynecologic malignity were analyzed. The pathologic records of AMNs were included in the study. The incidence of AMN was analyzed and compared with the literature.

Results: 167 of the 214 patients with gastrointestinal or gynecologic malignities were included in this study. 80 patients were female and 87 were male. The mean age was 63 (23-95) years. The incidence of AMN was 2.9% in patients who underwent right hemicolectomy for malignity in three years period. According to the pathological reports; 3 patients (60%) had appendix mucinous neoplasia, one patient (20%) had appendix mucinous cystadenocarcinoma and one (20%) had appendix carcinoid tumor.

Conclusions: Incidentally detected AMN is a rare entity and should be considered during the right hemicolectomy operations of different malignancies. Resections must follow malignancy surgery principles. The preoperative evaluation of the patients needs attention, their postoperative treatment must be planned according to the pathology reports and the patients must be followed for any potential accompanying colorectal tumors.

17.Comparison of Triglyceride/Glucose Index with the FINDRISC Diabetes Risk Questionnaire in Determining Diabetes Risk in Individuals Attending Periodic Health Examinations
Nur Demırbas, Ruhuşen Kutlu
doi: 10.5222/BMJ.2020.32032  Pages 165 - 173 (24 accesses)
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı bireylerde diyabet riskini belirlemek için kullanılan FINDRISK anketi ile trigliserit/glikoz indeksini karşılaştırmayı ve obezite ile ilişkilerini araştırmayı amaçladık.
Gereç-Yöntem: Bu çalışma aile hekimliği polikliniğine periyodik sağlık muayenesi için başvurmuş sağlıklı bireylerin dosyalarının retrospektif taraması olarak planlandı. Katılımcıların dosyalarında bulunan sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, aynı dönemde yapılmış rutin laboratuvar sonuçları ile FINDRISK diyabet risk puanı ayrı bir dosyaya kaydedildi. Uygun formül kullanılarak trigliserit/glikoz (TyG) indeksi hesaplandı. Dışlama kriterlerine uyan dosyalar çıkarıldıktan sonra araştırma 879 kişi ile tamamlandı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilenlerin %66,7’si (n=586) erkek ve yaş ortalaması 37,20±11,8 yıl idi. Kadınların FINDRISK ile hesaplanan diyabet risk puanı ortalaması 10,92±4,9 puan, TyG indeksi ortalaması 8,56±0,5 ve erkeklerin diyabet risk puanı ortalaması 8,75±4,7 puan, TyG indeksi ortalaması 8,77±0,5 idi. Diyabet risk puanı ortalaması ve TyG indeksi ile cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,001). Katılımcıların %17, 1’inde FINDRISK anketi ile 10 yıl içinde diyabet gelişme riski yüksek olarak bulundu. Diyabet risk puanı ve TyG indeksi ile beden kitle indeksi arasında pozitif yönde orta derecede anlamlı bir korelasyon vardı.
Sonuç: FINDRISK anketi ve trigliserit/glikoz indeksi sağlıklı görünen bireylerde diyabet gelişim riskini erken dönemde tespit etmek ve bireyleri bu konuda bilgilendirebilmek için birinci basamakta kullanılabilecek kolay, pratik ve uygun maliyetli yöntemlerdir.
Objective: In this study, we aimed to compare the FINDRISC questionnaire and the triglyceride/glucose index, used to determine the risk of diabetes in healthy individuals, and to investigate their relationships with obesity.
Method: This study was planned as a retrospective review of the files of healthy individuals who had applied to a family medicine polyclinic for a periodic health examination. Sociodemographic characteristics, anthropometric measurements, routine laboratory results from the same period, and the FINDRISC diabetes risk score found in the participants’ files were recorded in a separate file. The triglyceride/glucose (TyG) index was calculated using the appropriate formula. After the files meeting the exclusion criteria were removed, the study was completed with 879 people.
Results: Of the participants, 66.7% (n=586) were male and the mean age was 37.20±11.8 years. The mean diabetes risk score calculated by FINDRISC for women was 10.92±4.9 points and the mean TyG index score was 8.56±0.5 points, while the mean diabetes risk score of men was 8.75±4.7 points and the mean TyG index score was 8.77±0.5. There was a statistically significant association between gender and both mean diabetes risk score and TyG index (p<0.001). Of the participants, 17.1% were found to be at high risk of developing diabetes within 10 years by the FINDRISC survey. There was a moderately significant positive correlation between the diabetes risk score and TyG index and body mass index.
Conclusion: The FINDRISC questionnaire and TyG index are easy, practical, and cost-effective methods that can be used in primary health care centers in order to determine the risk of developing diabetes in the early period and inform individuals about this issue.

18.Evaluation of Information and Practices About Breast Cancer Screening Performed in Women Presented to a University Hospital in Istanbul
Ayşegül Akdoğan Gemici, Safiye Tokgöz Özal, Ebru Şen, Elif Hocaoğlu, Ercan Inci
doi: 10.5222/BMJ.2020.57441  Pages 174 - 181 (29 accesses)
Amaç: İstanbul’da bir üniversite hastanesi mamografi ünitesine gelen kadınlarda meme kanseri taramalarına yönelik bilgi ve uygulamaların belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Araştırmacılar tarafından literatür bilgisinden yararlanılarak hazırlanan 20 soruluk anket formu, hastanemiz mamografi (MG) ünitesine yönlendirilmiş hastalarda, çekim sonrasında, yüz yüze görüşme yöntemi doldurulmuştur. Anket sosyodemografik özellikler, kendi kendine meme muayenesi (KKMM), klinik meme muayenesi (KMM) ve MG hakkında bilgiler, bu yöntemleri yapma/yaptırma durumu hakkında sorulardan oluşmaktadır.
Bulgular: Yaş ortalaması 52,5 ( 36-81) olan 260 kadında; KKMM yapma oranı % 69,2, KMM yapma oranı % 77,7, MG çektirme oranı % 78,5 olup güncel ülke verilerimize göre yüksek bulunmuştur. Hastaların meme kanseri hakkında ortalama bilgi düzeyi 6.2/10 (% 62) olup literatür ile kıyaslandığında yüksektir. MG çektirenler ve KKMM yapanların meme kanseri risk faktörleri bilgi düzeyi puanları, istatistiksel olarak yüksek saptanmıştır (p=0.031; p=0.001; p<0.05). Literatürün aksine, gelir ve eğitim düzeyinin KKMM, KMM, MG yaptırma oranlarında anlamlı etkisi tespit edilmemiştir. Ailede meme kanseri öyküsü varlığına göre olguların bilgi düzeyi puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.004; p<0.01). Ancak bu olguların MG çektirme, KMM ve KKMM yapma oranları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0.05).
Sonuç: Yapılan anket sonucunda, hastanemize başvuran kadınlarda, meme kanseri taramalarına yönelik bilgi ve uygulamaların iyi olduğu görülmektedir. Son yıllarda Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) ile yaygınlaşmaya başlayan MG taramalarının bunda etkin olduğunu düşünmekteyiz. Ancak aile öyküsü pozitifliğinde, bilgi düzeyi yüksek olmasına rağmen taramalara katılımda artış olmadığı tespit edilmiş olup genel kadın nüfusa ek olarak bu hassas grupta sağlık çalışanlarının desteğine ihtiyaç mevcuttur.
Objective: The aim of this study was to determine the information and practices related to breast cancer screening performed in women who presented to the mammography unit of a university hospital in Istanbul.
Method: A questionnaire was prepared using the literature. It was performed with a face-to-face interview method in the patients who were referred to the mammography (MG) unit of our hospital. It consisted of questions about sociodemographic characteristics, breast self-examination (BSE), clinical breast examination (CBE) and information about MG and performing these methods.
Results: In 260 women with a mean age of 52.5 (36-81) years; while the rate of BSE was 69.2%, the rate of CBE was 77.7% and the rate of MG was 78.5%, these were higher than the literature. The mean level of knowledge of patients about breast cancer was 6.2/10 (62%) and it was higher than the literature. Breast cancer risk factors knowledge level scores were significantly higher in patients who underwent MG procedure and BSE (p=0.031; p=0.001; p<0.05). Contrary to the literature, no significant effect of income and education level on the rates of BSE, CBE, undergoing MG procedure was determined. There was a statistically significant difference between the level of knowledge of the patients according to the family history of breast cancer (p=0.004; p<0.01). However, there was no statistically significant difference in the rates of MG, CBE, and BSE in those (p>0.05).
Conclusion: The knowledge and practices about breast cancer screening are good in the women who presented to our hospital. However, in women who have a positive family history, although there is a high level of knowledge, it has been determined that there is no increase in participation in screening. In addition to the entire female population, this susceptible group needs health workers' support.

19.Early Weight Loss Percentile Charts in Exclusively Breastfed Infants According to Mode of Delivery
Bahar Kural, Tijen Eren, Gülbin Gökçay
doi: 10.5222/BMJ.2020.94830  Pages 182 - 189 (25 accesses)
Amaç: Erken kilo kaybı persentil eğrileri, yenidoğanlarda beklenen kilo kaybını belirlemek için kullanılabilir. Doğum şekli, hemen doğum sonrası dönemde kilo kaybı üzerinde belirgin bir etkiye sahiptir. Bu çalışmada amaç, sadece anne sütü ile beslenen, sağlıklı, term bebeklerde hastanede kalış sırasında doğum şekline göre kilo kaybı persentil eğrilerini oluşturmaktır.
Yöntem: Geniş bir Türk bebek kohortunda, 1 Ocak 2011 - 31 Aralık 2014 tarihleri arasında doğanların kilo kaybı geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Doğum sonrası hastanede kalış süresi boyunca sağlıklı, term ve sadece anne sütü ile beslenen yenidoğanlara ilişkin veriler toplanmıştır. Ağırlık değişim persentil eğrileri doğum şekline göre çizilmiştir.
Bulgular: Çalışma sadece anne sütü ile beslenen 3247 yenidoğanı kapsamaktadır. Bebeklerin % 48,1'i kızdır. Ortalama gebelik süresi 38,94 ± 0,84 (37-41) hafta ve bebeklerin doğum ağırlığı 3381,1 ± 380,9 (2150-5190) gramdır. Sezaryenle doğum oranı % 69,3’tür. Sezaryen ile doğmuş bebeklerin hastanede kalış süresi vajinal doğum ile doğan bebeklere göre anlamlı olarak daha uzundur. Bebeklerin ağırlık ölçümlerinin sıklığı, doğum şekline göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermiştir. Sezaryen ile doğmuş bebekler için doğum ağırlığına oranla yüzdesel olarak kilo kaybı, doğumdan 24, 48, 72 ve 84 saat sonra, vajinal doğumla doğanlara göre anlamlı olarak daha yüksektir.
Sonuç: Doğum şekline göre çizilen persentil eğrileri, doğumdan hemen sonra erken kilo kaybının tahmin edilmesini sağlayacaktır. Ek olarak, bu persentil eğrileri anneleri rahatlatmaya ve bebeklerini sadece anne sütü ile beslemeye teşvik etmeye yardımcı olacaktır.
Objective: Early weight loss percentile charts can be used to determine the expected weight loss of newborns. Mode of delivery has a marked effect on weight loss in the immediate post-partum period. The aim was to construct weight loss percentile charts according to mode of delivery in exclusively breastfed, healthy, term infants during hospital stay.
Method: Weight loss in a large Turkish cohort of infants, born between January 1, 2011 and December 31, 2014, was evaluated retrospectively. Data on healthy, term and exclusively breastfed neonates during the immediate postpartum hospital stay were collected. Weight change percentile charts were plotted according to mode of delivery.
Results: The study encompassed 3247 exclusively breastfed neonates. Of infants 48.1 % were girls. Mean gestational age was 38.94±0.84 (range 37-41) weeks and birth weight of infants was 3381.1±380.9 (range 2150-5190) grams. The rate of caesarean delivery was 69.3%. The time of hospital stay of infants born by caesarean delivery was significantly longer than infants born vaginally. The frequency of weight measurements of infants showed a statistically significant difference according to the type of delivery. Weight loss as a percentage of birthweight for infants born by caesarean delivery were significantly greater at 24, 48, 72 and 84 hours after birth compared to those born via vaginal delivery.
Conclusion: Plotted percentile charts according to mode of delivery will enable prediction of early weight loss immediately post-partum. In addition, these percentile charts will help to reassure mothers and encourage breastfeeding exclusivity.

20.Evaluation of Partner Violence in Female Patients with Fibromyalgia Syndrome
Özge Şahmelikoğlu Onur, Ender Cesur, Fadime Gizem Dönmezler, Filiz Yıldız Aydın, Meltem Vural, Meltem Gürü
doi: 10.5222/BMJ.2020.58076  Pages 190 - 196 (26 accesses)
Amaç: Fibromiyalji sendromu (FMS), kas iskelet sisteminde yaygın ağrıya neden olan kronik bir hastalıktır. Yapılan son çalışmalarda, çocukluk, ergenlik veya erişkinlik döneminde suistimal, istismar gibi stres deneyimlerinin bir sonucu olarak nöro-endokrin sistemde bir bozulma olduğu ve bu sebeple stres faktörlerine anormal bir yanıt olduğu öne sürülmüştür. Bu çalışmada, eş şiddetinin tüm tipleri açısından, FMS tanılı kadınlarla sağlıklı kontrol grubu arasında farklılıkların araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bakırköy Dr.Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi Polikliniği'nde FMS tanısı konan 18-65 yaşları arasındaki 43 evli kadın çalışmaya alındı. Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğine yönlendirilen hastalar deneyimli bir psikiyatrist tarafından değerlendirildi. FMS tanısı konan 43 kadın hasta grubuna ve 45 kadın (FMS tanısı olmayan) sağlıklı kontrol grubuna, sosyodemografik veri formu, önceki cinsel, fiziksel, duygusal, sosyal ve ekonomik eş şiddetini ölçen bir şiddet değerlendirme formu, Hamilton Depresyon ve Anksiyete ölçekleri (HAM-D ve HAM-A) uygulandı. Ağrı şiddetini değerlendirmek için Vizüel Analog Skala(VAS) kullanıldı.
Bulgular: FMS grubu ve sağlıklı kontrol grubu, yaş ortalaması ve daha önce psikiyatri başvurusu varlığı açısından istatistiksel olarak farklılık göstermedi (p> 0.05). Bununla birlikte iki grup arasında eğitim durumu, meslek ve intihar girişimlerinin geçmişi açısından önemli farklılıklar tespit edildi. Eşinden fiziksel şiddet görme (% 27,9 -% 11,1), ekonomik şiddet (% 48,8 -% 13,3), sosyal şiddet (% 83,7 -% 22,3) ve duygusal şiddete maruz kalma (% 62,8 -% 28,9) FMS'li hasta grubunda kontrol grubundan daha fazla idi (p <0.05). FMS grubunda HAM-D, HAM-A ve VAS skorları kontrol grubundan daha yüksekti (p <0.05). HAM-D, HAM-A ve VAS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon gözlendi (p <0.05).
Sonuçlar: Bu sonuçlar, eş şiddetinin FMS'nin ortaya çıkışı ve sürekliliği üzerinde bir etkisi olabileceği ihtimalini artırmaktadır. Kadına yönelik şiddet ve FMS arasındaki ilişki konusunda daha fazla araştırma yapılmalıdır.
Objective: Fibromyalgia syndrome (FMS) is a chronic disorder that causes chronic widespread musculoskeletal pain. In recent studies, it has been suggested that there is an abnormal response to stress factors in this syndrome due to the neuro-endocrine system perturbation as a result of stress experiences such as abuse during childhood, adolescence or adulthood. This study aims to evaluate the differences of all types of partner violence experienced by patients with FMS and healthy controls.
Methods: 43 consecutive married women aged between 18-65 years who were recently diagnosed as having FMS were recruited from Bakirkoy Dr. Sadi Konuk Research Hospital Outpatient Clinic. Patients who were referred to the Bakırköy Psychiatric Research and Training Hospital were evaluated by an experienced psychiatrist. 43 female patients with FMS and 45 consecutive female (non-FMS) controls answered a questionnaire recording previous sexual, physical, emotional, social and economic partner violence, the Hamilton Depression and Anxiety Inventories (HAM-D and HAM-A, respectively), and a Visual Analogue Scale (VAS) was used to assess the severity of pain.
Results: The FMS group and healthy control group did not differ statistically on sociodemographic variables of age and the presence of psychiatric administration (p>0.05); however, the sample showed a significant difference with regards to education, occupation status, and history of suicide attempts. Significantly higher scores were observed for partner physical violence (27.9% vs. 11.1%), economic violence (48.8% vs. 13.3%), social violence (83.7% vs. 22.3%), and emotional violence (62.8% vs. 28.9%) in patients with FMS than in controls (p<0.05). Higher HAM-D and HAM-A inventory scores and VAS scores were observed in the FMS group than in controls (p<0.05). A statistically significant positive correlation was observed between HAM-D, HAM-A, and VAS scores (p<0.05).
Conclusion: These results raise the possibility that partner violence may have an effect upon the expression and perpetuation of FMS.

LookUs & Online Makale